Anamorfoz
Yaratıcı bir çokluk: Deleuze ve Guattari’nin felsefesi – Edward Thornton - 2
  08 Mayıs 2018 Salı , 11:21
Yaratıcı bir çokluk: Deleuze ve Guattari’nin felsefesi – Edward Thornton - 2

..........

Mayıs 1968 olaylarının ateşlediği Guattari, Deleuze’ün kitapları üzerine bir makale olan ‘Machine and Structure’ı (Makine ve Yapı, 1971) yazdı. Burada, sokaklarda gerçekten ne olup bittiğini anlatma çabasıyla, Deleuze’ün argümanlarını Lacan’a karşı kullandı. Lacan herhangi bir birey ile onun arzu nesnesi arasındaki ilişkiyi belirliyor görünen bir dizi yapısal kural tanımlamışken, Guattari arzunun kolektif ve üretken bir güç olduğunu göstermek istedi. Lacan’ın bilinç dışını bireysel arzuların sahne aldığı bir tiyatro olarak ele almasına karşı Guattari bunun daha ziyade sürekli arzu üreten bir makine veya fabrika gibi olduğu fikrini savundu. Lacan Guattari’nin makalesini kendi otoritesine bir tehdit olarak algıladı ve yayınlanmasını engellemeye çalıştı. Ustasının bu küçümsemesine takmayan Guattari makalesini doğrudan Deleuze’e gönderdi – işte bu kader buluşmasının arkasında bu vardı.

Dostluklarının ilk ayları geniş bir aralıkta özgün fikirler ortaya çıkmasına neden oldu. Deleuze, Guattari’ye sıkı bir düzenli faaliyet önerdi: sabah kalkıp ilk iş yazı yazacaktı, taslakları hiçbir düzeltme yapmadan doğrudan Deleuze’e gönderecekti. ‘Deleuze Felix’in elması çıkaran madenci, kendisinin ise elması parlatan olduğunu söylüyordu,’ diyordu La Borde’un hemşirelerinden biri olan Arlette Donati. İşbirliği en çok yazışmalar üzerinden gerçekleşti, ancak ikili her Salı öğleden sonra Deleuze’ün evinde buluşuyor ve çalışmalarını tartışıp dikkatle inceliyordu.

Bu ateşli ilk sohbetlerin notları, ilk kitapları olan Anti-Oedipus’un (Anti-Ödipus, 1972) temelini oluşturur. Burada Deleuze ve Guattari, siyasetteki mevcut durumu psikanaliz ve felsefedeki eksikler ile bağlantılandırarak arzu ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi açıklamaya girişirler. Arzunun maddi dünya ile etkileşim içinde olduğunu göstermek ve siyasetle nasıl iç içe olduğunu incelemek istiyorlardı.

Özellikle de şunu merak ediyorlardı: devrimler neden başarısız oluyor? İnsanlar neden özgürlük zannederek aslında kullukları için mücadele ediyordu? Kitlesel hareketler neden kitlelerin çıkarlarının zarar görmesi ile sonuçlanıyordu? Hem Hitler hem de Mussolini halk hareketleri ile iktidara gelmişlerdi. Bu yüzden Deleuze ve Guattari, faşizmi anlamak için insanların neden faşizmi arzu ettiğini anlamak gerektiği sonucuna ulaştılar. ‘Hitler faşistleri tahrik ediyordu. Bayraklar, uluslar, ordular, bankalar epey insanı tahrik ediyordu,’ yazıyordu Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus’ta.

Arzunun bireysel olmadığı, daima basit şahıs çıkarı ile aynı çizgide gitmeyip insanların arasında dolaştığı, insanları yönlendirdiği, Deleuze ile Guattari’nin tezinin merkezinde yer alıyordu. Arzunun büyük gruplarda nasıl işlediğini analiz etmeye çalıştığınızda, onun ne birleşik ne de kolayca bölünebilir olduğunu görürsünüz. Arzunun, esasen ‘herhangi bir tekdüzeliğe indirgenemez bir olumlama’ olduğunu söylüyorlardı. Ancak ‘çokluk’ dedikleri şey üzerinden anlaşılabilirdi: kendisini oluşturan varlıklara ayrılamaz bir çokluk.

Arzu illa ki bireysel olanla aynı çizgide olmasa da, kapitalist toplum tüm arzunun bireysel yoldan gerçekleşmesi için elinden geleni yapar. Freud arzuyu ilk inceleyenler arasındaydı ama çalışmaları bireysel hastalarının arazlarına yoğunlaşıyor ve bunları gereken şekilde tarihsel bir perspektiften incelemiyordu. Freud’un teşhis koyduğu ve 21. yüzyılda toplumu salgın gibi etkilemeye devam eden nevrozlar, tarihsiz patolojiler değildi. Aksine, kapitalizmin zaman içinde arzuyu gemlemek ve bir dizi kısıtlayıcı izleğe hapsetmek üzere gelişmesinin sonuçlarıydı.

Çekirdek aile örneğini ele alalım; Deleuze ve Guattari’ye göre, insanları bir Ödipalleştirme süreci üzerinden biçimlendiren tarihsel bir inşadır çekirdek aile. Çocuklara arzularını bir aşk nesnesine, yani babada cisimleşen güçlü bir yasa tarafından erişimleri dışında tutulan anneye yönlendirmeleri öğretilir. Bunun sonucu, kendini çalışmaya, patrona itaate, komşularıyla rekabete ve sonsuz şekilde meta tüketimine veren pasif bireysel öznedir. Psikanaliz kapitalizmin polisi rolünü oynayarak psikolojik sapmaları tespit eder ve bunları iyi çocuk ve iyi işçi imajında reforme eder.

Anti Ödipus, bir yönüyle Freudyen bir Marx eleştirisi olarak okunabilir. Marksist söylem katalitik kolektif aksiyon momentlerini hesaba katmamıştır çünkü arzunun mekaniğini anlamamıştır ama belki Freudyen arzu konseptini işe dahil etmek suretiyle yeniden canlandırılabilir. Ama kitap ters yönde de işler, Freud’un Marksist bir eleştirisidir, psikanalizi Marx’ın tarihsel emek anlayışı ile ihya etmeyi ister. Bunun sonucunda ortaya çıkan Freudo-Marksizm, ikilinin ‘şizoanaliz’ dedikleri bir tür psikanalitik antropolojidir: arzu tarihinin, üretken ve şahsi olmayan bir dünya-yaratıcı güç olarak anlatısı.

Şizoanalisti psikanalist ile siyasi ajitatör arasında bir yere koyun. Bu figürün rolü bilinçdışı arzu süreçlerinin şifresini çözmek ve bunların devrimci potansiyelini belirlemektir. Deleuze ve Guattari, şizoanaliz üzerinden siyasi değişim getirmek için üç aşamalı bir uygulama savunmuştur. Birincisi, kapitalizmden sapan arzu süreçlerini bulmak; ardından sermayenin kısıtlamalarından kurtulmalarını sağlamak için bunların her birini en aşırı sonuçlarına dek izlemek; ve son olarak, bu farklı süreçleri ‘moleküler bir devrim’ yaratacak şekilde hizalamak.

Bu tam olarak ne anlama geliyor? Deleuze ve Guattari böylesi bir devrimin neye benzeyeceğini önceden bilmenin imkânsız olduğunu savundular. Önceden bir plan uyarınca uygulamaya geçmek yerine, deneyimleme siyasetini önerdiler. Fransız oyun yazarı Antonin Artaud’nun ‘zalimlik tiyatrosu’nun bedensel eziyetleri ile Amerikalı yazar William S Burroughs’un uyuşturucu etkisindeki maceraları, Deleuze ile Guattari’nin alternatif arzu organizasyonlarının nasıl araştırılabileceğine dair favori örnekleriydi.

İkili bu girişime kimin dahil olabileceğine çok geniş baktılar. İşçi sınıflarının değişimin anahtarı olduğuna dair geleneksel Marksist görüşü reddederek, tüm marjinal grupları birleştirecek daha geniş bir çerçeve istediler. Patriarka (kadınlar), ırkçılık (renkli insanlar) ve heteronormativite (şimdi LGBT topluluğu dediklerimiz) tarafından ezilenlerin tümü aynı despot ve emperyal kapitalizm makinesi sebebiyle acı çekiyordu. Ancak bu ‘azınlıkların’ birliği ile antikapitalist devrim başarıya ulaşabilirdi. Bireyselliğin felsefi imgesi bağımsız beyaz erkek özne figürüne dayandığından, bireysellik en sonunda kadın-oluş, azınlık-oluş süreci üzerinden defedilebilirdi.

Anti Ödipus pek çoklarını huylandırdı. Lacan deliye döndü ve seminerlerinde bu metnin tartışılmasını yasakladı. Birçok solcu, Deleuze ve Guattari’nin amaçlarına sempati duysa da, pervasızlıklarını ve sapkınlıklarını kınadı. Bu eleştirilere rağmen (ve belki de bu eleştiriler yüzünden) kitap büyük başarı kazandı, tüm baskılar günler içinde tükendi ve Le Monde’da iki sayfalık bir eleştirisi yayınlandı.

Mesele sadece içeriği değildi, biçimleri ve çalışma tarzları da tartışma yaratıyordu. Deleuze ve Guattari’nin kitapları adeta çok sesli idi ve iki yazardan birine indirgenemiyordu. ‘Her birimiz sayısız olduğumuzdan, zaten bir kalabalıktık’ demekteydiler Anti Ödipus’un devamı olan A Thousand Plateaus’da (1980). Bu duyguyu Guattari daha sonra şöyle anlatacaktı: ‘Çok farklıyız… Ben maceralı şeylere daha yatkınım; yabancı toprakları ziyaret etmeyi seven bir kavram komandosu diyelim. Gilles ise felsefi bir ağırsıklet, bibliyografyaya tam vakıf.’

Bu şekilde çalışarak geçirgen olmayan, steril bir bireysellik eğilimi ile mücadele etmeye çalıştılar, hem pratik hem de teorik anlamda. A Thousand Plateaus, jeolojiden dil bilime, moleküler biyolojiden resme, şiirden ekonomi politiğe kadar baş döndüren bir konu çeşitliliği sergileyen 15 bölümden oluşur. Burada, kimlik eleştirileri bin küçük değerlendirmeye parçalanır. Farklı soruşturma alanlarını birbirinden bağsızmış gibi ele almak yerine, Deleuze ve Guattari, bir disiplinin bir diğerinin içine, aralarından herhangi birinin merkeziliğine meydan okuyacak şekilde sızdığı noktayı göstermeye çalıştılar. En nihayetinde amaçları, düşünceyi dışına açmak ve teorik çalışmanın kendi içine kapanma eğilimine karşı gelmekti.

Anti-Oedipus ve A Thousand Plateaus Deleuze ile Guattari’nin tek işbirlikleri değildi ve her biri kendi projelerine de devam ettiler. Deleuze sinemanın potansiyeli ve diğerlerinin yanı sıra Gottfried Leibniz ve Michel Foucault felsefesi üzerine kapsamlı şekilde çalıştı; Guattari, ruhsal ekolojimiz, politik ekolojimiz ve gezegenimizin ekolojisi arasındaki etkileşimleri açıklayabilecek yeni tür bir ekolojik düşünceyi savundu. Son işbirlikleri What is Philosophy? (Felsefe Nedir?, 1991) sorusunu ele alıyordu. Ne yazık ki Guattari o yıl daha sonra kalp krizinden öldü ve Deleuze cenazesine katılamayacak kadar hastaydı. Nefes darlığı peşini bırakmıyordu ve çalışamayacak kadar hastaydı; sonunda, Guattari öldükten üç yıl sonra Paris’teki dairesinden atlayarak yaşamına son verdi.

‘İki farklı insan gibi işbirliği yapmıyoruz. Bir üçüncüyü oluşturmak – ki bunun biz olduğunu sanıyorum – için bir araya gelen iki ayrı akım gibiyiz,’ demişti Deleuze. Ya da Guattari’nin deyişiyle, ‘aramızda gerçek bir muhalif siyaset söz konusu, bir kült değil, daha ziyade her birimizi diğerinin özgünlüğünü anlama ve kabul etmeye sevk eden bir heterojenlik kültürü.’ İkili yalnızca birbirleri ile çatışma içinde kimliklerini koruyarak değil, aynı zamanda kendilerini farklılıkların beslenebileceği bir yer olarak kabul ederek çalıştılar. Limousin’deki o ilk görüşmeden itibaren bir çokluktu doğan.

Kaynak: aeon.co

Türkçe kaynak: yersizşeyler.com

Yorumlar
Kod: GE6KD