Anamorfoz
Yaratıcı bir çokluk: Deleuze ve Guattari’nin felsefesi – Edward Thornton - 1
  03 Mayıs 2018 Perşembe , 10:46
Yaratıcı bir çokluk: Deleuze ve Guattari’nin felsefesi – Edward Thornton - 1
1969’da, Fransız yazının zirvesinde, radikal bir psikanalist tanınmış bir felsefeciyi aramaya çıktı. Üç saat boyunca güneye, orta Fransa’nın ormanları ve büyükbaş hayvan çiftlikleriyle bilinen bir bölgesi olan Limousin’e direksiyon salladıktan sonra, aradığı adamı evde yatağında, veremli ciğerini aldırdıktan sonra nekahette buldu.

Yüzsüz, sokulgan bir psikoterapist olan Félix Guattari, münzevi profesör Gilles Deleuze’ü böyle buldu. Hemen uyum sağladılar. İkili, ömür boyu dost olacaklar ve entelektüel işbirlikleri, günümüzün en kışkırtıcı felsefi polemiklerinden bazılarını üretecekti.

Bu ilk karşılaşmadan önce, bu adamlar arasındaki kuvvetli kişisel kimyayı çok az insan tahmin edebilirdi. 44 yaşındaki Deleuze çok daha yaşlı gösteriyor olmalıydı. Sağlığı kötü olduğundan ve nefes darlığı çektiğinden seyahat etmeye gönülsüzdü ve Lyon Üniversitesi’ndeki görevini rahatça sürdürmeyi yeğliyordu. Guattari ise kendini adamış bir aktivistti, bir önceki akıl hocası psikanalist Jacques Lacan’dan, parti çizgisini izlemeyi reddederek yakın zamanda yolunu ayırmıştı. Şimdi 39 yaşındaydı ve Loire Valley’de alışılmadık bir psikiyatri kliniği olan La Borde’da çalışıyordu. Burada grup fantezisi üzerine yaptığı çalışma Deleuze’ün ilgisini çekmişti. Ama Guattari yazar tıkanmasından da mustaripti ve filozofun bunu aşma konusunda kendisine yardımcı olabileceğini umuyordu.

Francois Dosse, 2007 tarihli çifte biyografisinde, ‘Böylesine farklı hassasiyetlere ve tarzlara sahip böylesine farklı iki adam, nasıl oldu da 20 yıldan uzun süre boyunca kendi entelektüel gündemlerinin peşinden gidebildiler?’ diye soruyordu. Bu sorunun cevabı ve ittifaklarının gizemi, kimliğe karşı besledikleri ortak güvensizlikti. Deleuze ve Guattari, kararlı şekilde bireycilik karşıtıydılar: ister siyaset ister psikoterapi isterse felsefe alanında olsun, bireyin, gerçekliğin tabiatını gizlemek üzere tekmil edilmiş bir aldatmaca olduğunu göstermek için çabalıyorlardı.

İlk işbirliklerinden itibaren, ikili, bireyin saltanatının olmadığı bir gelecek hayal ederek, bireycilik karşıtı çeşitli düşünce akımları geliştirmeye devam edeceklerdi. Bu dünya görüşü yalnızca ne söylediklerinde değil, nasıl söylediklerinde de – tuhaf ve olağan dışı ölçüde simbiyotik bir diyalog içinde yazmak, düzeltmek ve yeniden yazmak – belirgindi. İkili, Dosse’nin deyişiyle ‘bir varoluş, düşünüş ve dünyaya tepki koyuş topluluğu’ farz eder bir tarzda çalıştılar. Tarihsel olarak boyunduruk altına alınmış kimliklerin geri kazanılmasını zorlamak yerine, Deleuze ve Guattari, bireysel öznenin kendisini tanımlayan ve sınırlarını belirleyen ayrımları ortadan kaldırmaya çalıştılar. Bu çabanın sonucu bugünün yaygın bazı kimlik siyaseti biçimleriyle pek uyuşmayan, ilerici, Marksizm’den ilham alan, antikapitalist bir haz siyaseti oldu.

Guattari’nin birey meselesi ile ilk karşılaşması, siyasal örgütlenme içindeki ilk eğitiminden gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı 1945’te sona erdiğinde Guattari sadece 15 yaşındaydı ama çoktan Fransız Komünist Partisi’nin toplantılarına katılmaya başlamıştı ve Fransız Direnişi ile yakın bağları olan Öğrenci Yurdu hareketinin bir üyesiydi. Yetişkin ömrünün geri kalanını, kabul edilmiş siyasi programların sınırlarını sürekli zorlayan bir militan olarak geçirdi. Troçkist grupçuklar örgütledi ve Komünist Parti liderliğine meydan okuyan ayrılıkçı gazeteler çıkardı.

Guattari’nin hiç bitmeyen ajitasyonunun sebebi tek bir cümlede özetlenebilir: ‘Stalinizm tehdidi.’ Guattari Rus Devrimi’nin kolektif iradesinin bürokratik devlet komünizminin hiyerarşik güç yapısı içinde çöktüğünü gördü. Artık, aynı sürecin katıldığı her grupta küçük çaplı yaşandığını görüyordu. Başlangıçta mücadele ne kadar komüncü olursa olsun, er ya da geç kolektif irade bireysel arzuların rekabeti içinde çözülüyordu – en sonunda bir şahıs, diğerleri pahasına lider olarak yükseliyordu. İşbirlikleri neden daima hiyerarşilere çözülüyor, diye soruyordu kendine. Grup birleşik bir ses kazanmak yerine neden atomize oluyor?

1953’ten itibaren Guattari psikoterapist olarak çalıştı. Bir kez daha, psikoloji disiplininin bireylere olan takıntısına katlanamadığını gördü. Eğitimini, Sigmund Freud’dan bu yana en etkili psikanalistlerden biri sayılan Lacan ile tamamladı ama mesleğini özel muayenehanesinde sürdürmek yerine yatılı tedavi gören psikotik hastalarla çalıştığı büyük bir devlet hastanesini tercih etti. La Borde, komünist çizgide faaliyet yürüten deneysel bir kurumdu: doktorlar işlere yardım ediyorlar ve hastalar ile personel hastaneyi birlikte idare ediyordu. Burada Guattari hastaları hasta eden şeyin kendi özel patolojileri değil, bir tür toplumsal yabancılaşma olduğuna ve doktorların, hemşirelerin ve geleneksel tıp sistemlerinin insani olmayan faaliyetlerinin, bu sorunu daha da kötüleştirdiğine inanmaya başladı.

Bu görüş ana akım tedavi anlayışı ile çelişiyordu. Geleneksel olarak psikanalitik teknikler, analiz eden ile edilen arasında birebir görüşmelere göre tasarlanmıştı. Dolayısıyla psikoz temel olarak tedavi edilemez görülüyordu, çünkü psikozu olanlar kendi analistleri ile gereken akdi ilişkiyi sürdüremiyorlardı. Guattari bu sorunu aşmak için, tüm hastaneyi tedavinin bir aracı haline getirmeye çalışan, gruplara yönelik psikanalitik metotlar formüle etti. Psikoz aslında bir tür yabancılaşma idiyse, o zaman bununla ancak toplumsallaşma yoluyla mücadele edilebileceğini gördü, bu ise güçlü bir bireylik algısının oluşmasına değil, bir grup insanın bir arada çalışabilme becerisine dayanıyordu.

Siyasi örgütçü ve terapist olarak Guattari, işbirliğini güçlendirmeye konsantre oldu. La Borde’da teknikleri arasında hastaları, kalıcı ilişkiler geliştirebildikleri, sanat ve tiyatroya yönelik ‘terapötik kulüplere’ katılmaya teşvik etmek vardı. İnsanlara topluma yeniden entegre olabilmelerini sağlayacak araçlar vermeye çalışırken, Guattari, ‘artık bireye dayanmayan yeni öznellik biçimleri inşa etmenin’ gerekli olduğunu söylüyordu. Siyasi arenada, Guattari, ‘komünist partilerin merkeziyetçilik hastalığının, liderlerinin kötü niyetlerinden ziyade kitle hareketleri ile kurdukları hatalı ilişkilerden kaynaklandığını’ öne sürüyordu. Hiçbir zaman – ister şizofren ister Stalinist olsun – belirli bir şahısla değildi sorunu, grupların ayrık birimlere bölündüğü, birbirlerinden ve kendi yaşamlarından ayrıldığı süreçleydi derdi.

1968 yazında, başlangıçta La Borge’dan epey uzakta, devrimci bir ateş Fransa’yı kasıp kavuruyordu. Öğrenciler ve fabrika işçileri tüketimci kapitalizmin yıkıcı güçlerine yanıt olarak gösteriler düzenliyor ve büyük genel grevler örgütlüyorlardı. Ayaklanma kendiliğindendi ve hiçbir müesses sol kurum tarafından desteklenmiyordu; ne işçi sendikaları ne de Fransız Komünist Partisi. Guattari önde gelen şahsiyetlerden ve örgütleyicilerden biriydi ama akıl hocası Lacan histeri diyerek gösterilerin üstünü çizmişti. Guattari için bu bir ihanet anıydı: Komünist Parti burnunun ucunda yaşanan devrimi göremiyorsa ve Lacan sokaklara taşan kolektif arzunun gücünü anlamayı reddediyorsa, bir şeyler yanlış olmalıydı.

Guattari’nin Deleuze’ün çalışmaları ile tanışması bu sıra oldu. En sonunda, terapötik ve siyasi amaçlarının entelektüel tamamlayıcısını bulduğuna inanıyordu. O dönem Deleuze’ün bilimsel çalışmaları arasında, David Hume, Baruch Spinoza, Immanuel Kant ve Friedrich Nietzsche gibi önde gelen Batılı filozoflar üzerine çalışmalar vardı. Daha ‘özgün’ iki başka eseri daha vardı, Difference and Repetition (Fark ve Tekrar, 1968) ile The Logic of Sense (Anlamın Mantığı, 1969). Deleuze Batı düşüncesinin tarihinin, en azından Plato’dan bu yana, düşüncenin kendisinin tabiatına dair bir dizi illüzyonun esiri olduğunu savunuyordu. Öncelikle, birçok filozofun varsayımının aksine, düşünce temsili değildi – yani dünyanın doğruluk derecelerine dayalı olarak doğru veya yanlış şeklinde değerlendirilebilecek resimlerini çıkararak işlemiyordu. Tersine, diyordu Deleuze, düşünce yaratıcıdır ve daima hakkında düşündüğü şey ile bağlantılıdır.

Deleuze ikinci olarak ise, Batı felsefesi kanonunun, düşünceyi dünyayı temsil edebilme becerisi üzerinden değerlendirmesi sebebiyle, aynılık ile doğruluğu esas kabul ettiğini öne sürüyordu. Plato ve Descartes bunun iki örneğiydi. Biçimler felsefesinde Plato, belirli herhangi bir varlığın, niteliklerini kendi idealize edilmiş, soyutlanmış biçimini yansıtarak kazandığını söylemiştir. Bu biçim – ki yalnızca kendisi bakımından özdeştir – bilginin temeli olarak alınır. Bir insan ancak kendi ideal biçimini temsil ettiği sürece bir insandır ve bir insanın ne olduğunu bilmek, ‘insanın’ biçimini bilmektir. Benzer şekilde Descartes’ın ‘Düşünüyorum, öyleyse varım,’ sözü kimliğin ve bireyin merkeziliğini esas alıyordu. Buna göre bir şahsın kendisini bilme yetisi, diğer tüm bilgileri mümkün kılan şeydi. İki örnekte de, anlamanın temeli eşsiz, bireyselleştirilmiş ve değişmez bir şeyden kaynak alıyordu. Yani birey hakikatin örnek modeliydi.

Deleuze için böyle değildi. O, düşüncenin kimlikten değil, farktan ileri geldiğini öne sürüyordu. ‘Temsil, farklılığın olumlanmış dünyasını yansıtmayı başaramaz’ yazıyordu – bu yüzden kimliği temel almayan yeni bir düşünme şekli, yeni bir felsefe yapma yolu bulmamız gerek. Aslında, bize deneyimde bir birey olarak görünen şey, bu ister tek bir taş isterse tek bir şahıs olsun – kimliğini ancak birbirleri ile sürekli gerilim içinde olan farklı güçlerin bir etkisi olarak kazanır. ‘Taş’ diye soyut bir kavram yoktur, birbirinden ancak bir kuşun bir ağaçtan farklı olduğu kadar farklı olduğu iddia edilebilecek birden çok taş vardır. Temsili düşünce aksi gibi gösterebilse de, dünya farklılıklardan oluşur, bireylerden değil.

 

.............................1. bölüm son ...........................

 

Kaynak: aeon.co

Türkçe kaynak: yersizşeyler.com

 

Yorumlar
Kod: C92F9