Şahsiyetler
Samuel Beckett: “Ben bilmemeyle, güçsüzlükle çalışırım.”
  08 Ağustos 2018 Çarşamba , 14:20
Samuel Beckett: “Ben bilmemeyle, güçsüzlükle çalışırım.”
New York Times’ta çalışan Amerikalı gazeteci Israel Shenker’in 1956’da yaptığı bu söyleşi, Samuel Beckett’le yapılan ilk önemli söyleşidir.

Anne babası İrlandalıydı, doğum yeriyse Dublin. Yıl 1906. Tam elli yıl sonra, umutsuzluğa kapılmış karanlık bir yazı adamı olan Samuel Beckett’in Broadway’de bir oyunu sahneleniyor. Seyirci, eleştirmenler, hatta oyuncular Beckett’in Godot’yu Beklerken’de ne söylemek istediğini merak ediyor. Beckett’in bir şarlatan olmadığı konusunda mutabakata varılmış durumda, fakat oyunun ne dediği hakkında entelektüel kafa karışıklığından fazla bir şey olmadığı aşikâr. Beckett hiç açıklama yapma havasında değil. Kendisiyle daha önce hiç söyleşi yapılmadığı konusunda ısrarlı. Ondan görüş bildirmesini isteyenleriyse yayımladığı eserlerine yönlendiriyor. Beckett’i görmek, oyunda bir türlü ortaya çıkmayan Godot’yu görmek kadar zor. Beckett’in Paris adresi sır gibi saklanıyor. Kır evinin yeriniyse bir düzineden az insan biliyor. Yazar, ateşli bir havariye benzeyen ince uzun, iddialı bir şahsiyet. Ama nasıl göründüğünü önemsemiyor. Eğer kıyafetleri üstündeyken uyumuş gibi görünüyorsa (ki öyle) bunu da fark etmiyor. Paris’teki dairesi orta sınıf bir apartmanın sekizinci katında – aşağı yukarı Paris’teki ortalama bir daire kadar bakımsız. Duvarlarda birkaç tuval asılı. Kır evi Godot’dan gelen telif ücretiyle alınmış. Bahçe taşlarla kaplıymış ve Beckett alanı temizlemek için saatlerce uğraşıp bir de çim ekmiş; hatta birtakım ağaçlar dikmiş. Üstü başı kirlenmiş hırslı bir bahçıvan gibi çalışıyor hâlâ. Bir arkadaşı şöyle diyor: “Kendini alçaltmayı görev edinmiş – düşünmekten sıyrılmak için. Kitaplarındaki karakterler gibi.” Beckett tıpkı karakterleri gibi konuşuyor – sancılı bir tereddütle ama aynı zamanda parlak bir zekâyla, kendini kelimelere bırakmaktan korkarak, konuşmanın da etrafı toza bulamanın bir başka yolu olduğunu bilerek. Eğer bu kuralını bir söyleşi için bozacak olsa, söyleyecekleri bunlar olurdu (ki gerçekten de bunları söyledi, tam da şu ifadelerle):

Paris’e ilk kez, Trinity College’da öğrenciyken 1926’da geldim. 1928’de değişim programıyla École Normale Supérieure’e öğretim görevlisi olarak tekrar geldim.

Dublin’de üniversitedeki bir Fransızca profesörüne üç yıllığına asistan olarak atandım. Dört dönem sonra istifa ettim. Ders vermek hoşuma gitmedi. Çalışmaya koyulma imkânım olmuyordu. Sonra İrlanda’yı terk ettim.

Bir süre Almanya’da ve Londra’da kaldım, sonra Dublin’e geri döndüm. Orada burada sürtüyordum. O dönem, kafamda bir türlü çözemediğim bir dönemdir.

Babam gibi metrajcı olarak çalışan bir ağabeyim vardı. Babam öldükten sonra babamın işlerini o devraldı.

Samuel Beckett edebiyatFilm adlı filminin setinde, 1967. Fotoğraf: Steve Schapiro

İrlanda’da yaşamayı sevmiyordum. Bilindik teokrasi, kitap sansürü, o tür şeylerden ötürü. Yurtdışında yaşamayı tercih ederim. 1936’da Paris’e geldim ve bir müddet bir otelde yaşadım, sonra hayatımı burada kurmak üzere kalmaya karar verdim.

Annem hayattayken her yıl bir ay onu görmeye giderdim. Annem 1950’de öldü.

Hiçbir zaman Joyce’un sekreteri olmadım, ama öteki bütün arkadaşları gibi ona yardım ettim. Gözlerinin durumundan dolayı çok zorlanıyordu. Onun için tuhaf işler yaptım, kitaplardan pasajlar işaretlemek ve ona kitap okumak gibi. Ama hiçbir mektubunu ben yazmadım.

1939’da savaş çıktığında İrlanda’daydım, sonra Fransa’ya geri döndüm. Savaş halindeki Fransa’yı barış içindeki İrlanda’ya tercih ederim. Tam zamanında gelmiştim. 1942’ye kadar buradaydım, sonra ayrılmak zorunda kaldım ve Vaucluse’e gittim – Almanlardan ötürü.

Savaş sürerken son İngilizce romanım olan Watt’ı yazdım. Savaş sonrası 1945’te yeniden İrlanda’ya gittim ve İrlanda Kızıl Haç’ında tercüman ve depo görevlisi olarak Fransa’ya geri döndüm. İrlanda Kızıl Haç’ıyla çok uzun çalışmadım.

1942’de tüymek zorunda kalmama rağmen dairemin bana kalmasını sağlayabildim. Döndüğümde dairemde yeniden yazmaya başladım. Fransızca yazıyordum. İçimden öyle geldi. İngilizce yazmaktan farklı bir tecrübeydi. Fransızca yazmak benim için daha heyecan vericiydi.

1946 ile 1950 arası bütün yapıtlarımı çok hızlı yazdım. O zamandan beri de hiçbir şey yazmadım. Ya da en azından bana doğru gelen hiçbir şey yazmadım. Fransızca yazdıklarım beni öyle bir noktaya getirdi ki, dönüp dolaşıp aynı şeyleri yazıyormuşum gibi hissettim. Kimi yazarlar için yazmak yazdıkça kolaylaşır. Benim için daha da zorlaşıyor. Benim için olasılıklar alanı gittikçe küçülüyor.

Samuel Beckett edebiyat1965. Fotoğraf: Dmitri Kasterine

Kafka’yı sadece Almancadan okudum –ciddi okuma– gerçi İngilizce ve Fransızcasından okuduğum birkaç şeyi saymazsak – yalnızca Şato’yu Almancadan. İtiraf edeyim, sonuna kadar gelmek oldukça zordu. Kafka kahramanının tutarlı bir amacı var. Kaybolmuş ama ruhsal olarak sallantıda değil; gittikçe parçalanmıyor. Benim insanlarım gittikçe parçalanıyor. Bir başka fark: Kafka’nın formunun ne kadar klasik olduğunu fark etmişsinizdir, silindir gibi gider – ağır ağır. Bu form sürekli tehdit altındaymış gibi görünür – ama aslında tedirginlik formdadır. Benim yazımda tedirginlik formda değil, formun arkasında.

Benim yapıtlarımın sonunda adlandırılabilen her şey tuz buz olur. Son kitapta –Adlandırılamayan– tamamıyla bir dağılma var. “Ben” yok, “var” yok, “-dır” yok. Özne yok, nesne yok, yüklem yok. Devam etmenin imkânı yok.

Son yazdığım şey –Hiç İçin Metinler– bu dağılma tavrından çıkmak için bir denemeydi ama olmadı.

Joyce’la fark şu: Joyce şahane bir malzeme idarecisi – belki de en iyisi. Kelimelerin yapabilecekleri azami şeyi onlara yaptırıyor. Lüzumsuz bir hece yok. Benimki, malzemeye hükmedemediğim bir iş. Joyce’un bildikleri arttıkça yapabildikleri de arttı. Bir sanatçı olarak her şeyi bilen ve her şeye kadir bir tanrısallığa gitti. Bense bilmemeyle, güçsüzlükle çalışırım. Daha önce güçsüzlüğün sonuna kadar kullanıldığını düşünmüyorum. İfade etmenin bir başarı olduğuna, öyle olması gerektiğine dair estetik bir kabul var. Benim naçizane keşfimse sanatçılar tarafından kullanılmaz diye itilen, tanımı itibariyle sanatla bağdaştırılmayan o varoluş alanının tümü.

Bence şu aralar kendi deneyimlerinin nasıl olduğuna birazcık dikkat edenler, bunun bir bilmeyen [non-knower], edemeyen [non-can-er] deneyimi olduğunu görür. Diğer tür sanatçı –Apolloncu– bana tamamen yabancı.

Bir defasında Beckett, yönteminin yöntem yokluğu olup olmadığı sorusuna, “Hiçbir yerde hiçbir yöntem izi göremiyorum,” cevabını verdi. Beckett ekonomiye ilgisiz miydi: Karakterlerinin hayatlarını nasıl kazandıklarına dair sorunları hiç mi ele almadı? “Benim karakterlerimin hiçbir şeyi yok,” diyerek konuyu kapattı. Beckett’e, neden onca roman yazdıktan sonra oyun yazmayı seçtiği sorulmuştu. “Oyun yazmayı seçmedim,” diye cevap verdi. “Öyle oldu.” Eleştirmenler Godot’nun yapısının ve mesajının, yazara istediği zaman istediği yerde kalemini bırakma özgürlüğü verdiğini söylemişlerdir. Beckett buna karşı çıkar: “Bir perdelik bir şey çok az, üç perde ise çok fazla olurdu.” Beckett, avlanmış bir hayvan gibi Paris’teki dairesinde dolanıp dururdu. “Adlandırılamayan beni içinden çıkamadığım bir duruma soktu.” Peki söyleyecek bir şey bulamıyorsan ne yapmalı? Kimilerinin yaptığı gibi denemeye devam etmek mi? Beckett şu cevabı verdi: “Kimileri de, Nicolas de Staël gibi, kendilerini pencereden atarlar – yıllar süren mücadeleden sonra.”

 

Çeviri: Selvin Yaltır

Yorumlar
Kod: FC5IC