Anamorfoz
Propaganda Sinema İlişkisi Üzerine - 2.Bölüm
  07 Mart 2018 Çarşamba , 14:55
Propaganda Sinema İlişkisi Üzerine - 2.Bölüm
Yazımızın birinci bölümünde propaganda kavramının kelime anlamı ve özellikle ikinci dünya savaşı yıllarında kullanılan en önemli araç olduğundan bahsetmiştik. Yazının bu bölümünde ise, o yıllarda dünyaya korku salan en önemli ülkelerin, sinema sanatı ile siyaseti nasıl estetize etmeye çalıştıklarına değineceğiz.

Propagandanın etkili bir şekilde kullanıldığı Alman sinemasında daha çok belgesel yapımlarla seyirciyi etkileme yoluna gidilmiştir. İradenin Zaferi filminden de anlayacağınız üzere algı oluşturmak adına filmde birçok düzenleme gerçekleştirilmiştir. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam savaşını öven John Wayne’nin ‘’Yeşil Bereliler’’ filmi gibi. ABD’nin askerleri ve büyük miktardaki teçhizatı bu film için kullanılmıştır. Deyim yerinde ise ordu bu film için kiralanmıştır. Amerika ise Kore savaşında da (1950-1953 ) kendini haklı çıkarma stratejileri gibi bu yönde yaptığı çalışmaları film endüstrisini kurarak devam ettirmiştir. Dünyaya yönelik propaganda faaliyetlerini uzun süre devam ettiren yegane siyasi erk olduğunu söyleyebiliriz. Vietnam Savaşı sonrası 80’li yıllarda çekilen Rambo filmleri buna önemli bir örnek teşkil eder. 

Propaganda sineması denilince bunu en başarılı şekilde yapan ülkelerin başında SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) gelir. 1917 yılındaki Ekim Devriminden sonra Sovyet yönetimi sinemayı bütünüyle üzerine aldı. Sovyet Sinemasını diğer propagandist sinemadan ayıran en önemli özellik ilk yapımların tiyatro eserlerinin sinemaya uyarlanmasıdır. Rus yazarları Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy, Gorki gibi yazarların eserlerinin sinemaya uyarlanmasıyla birlike halk bu sayede bu yazarları tanıma şansını yakaladı. 

1.Dünya Savaşı öncesi bile Rus Sineması uluslararası bir üne sahipti. Savaş sona erdiğinde Rusya’da iki binin üzerinde sinema salonu bulunmaktaydı. 1924 yılından sonra konulu filmler çekilmeye başlandı. Lenin’in ilk yaptığı girişimlerden biri sinemayı devletleştirmek oldu.  1919 yılında Leningrat Halk Komiserliği tarafından sinema komisyonu kurulmuştur. Böylece film dağıtım ve üretim hükümetin eline geçti. 1920’li yıllarda Sovyet sinemasının sanatsal olarak yükseldiği ve deneyim kazandığı yıllar olmuştur. 1971 Ekim Devrimi’nden beri yaşanan olaylar sinemanın temel malzemesi olmuştur. Lenin başından beri sinemanın temel ideolojisinin önemli bir parçası olarak görmüştür. 1919 yılında kurulan Moskova Devlet Sinema Okulu endüstrinin tüm kollarında çalışanlar için yoğun bir eğitim programı uygulamıştır. 

Sovyet Sineması temelde anlatılanlar açısından baktığımızda didaktik öğeler taşıyor. Sovyet lideri Lenin'in sanat anlayışı muhafazakâr bu yüzden avangard sanat akımlarına kuşkulu bir bakış açısıyla yaklaşıyor fakat  yine de anlatılan hikâyenin temelde didaktik olmasının yanında seyircinin sanatsal beğenisini kazanacak belli bir kaliteye ulaşmış filmler gösterilmesi amaçlanıyordu.

Bu dönemde sinema tarihi açısından önemli atılımlar gerçekleşti. Sovyet Rusya, sinemada kendi dönemini aşan filmleri dünya sinemasına kazandırılmıştır.  Bunun en önemli sebebi yönetmenlerin ve film yapımında görev alan herkesin belli bir eğitimden geçmesi, devletin sinema üzerinde yaptığı teşvik ile de öncül sinema kuramcıların yetişmesidir. Ve bunun da sonucunda sinemada kurguyla oluşturulacak yeni bir anlatım dilinin oluşması sağlamıştır. Dönemin en önemli yönetmeni Dziga Vertov ve Sergie Eisenstein’dır. Pudonvkin’de listeye dahil edilebilir. 

Dziga Vertov sinemada sine-göz akımının kuramcısıdır. Bu kavram gündelik olay ve nesnelerin sinemaya yansımasıdır. Kamerayı insan gözü gibi kullanır. Yavaş çekim, hızlı çekim, bölünmüş görüntü. Vertov bu çekimleri yaşamın kargaşasını gözler önüne sermek için kullanır. Dziga Vertov ve Sergie Eisenstein yaptığı fillmler hem propagandist hem de deneysel olarak adlandırılır. 

Sovyet döneminin en önemli yönetmenlerin başında Eisenstein gelir. Eisenstein, sinemada biçim, estetik ve kurgu konusuna çokça kafa yormuş bir yönetmendir ve bu nedenle sinema sanatının kurucularından biri sayılmaktadır. Propagandanın sanatın içinde yer alması tartışmalı bir unsur iken, Eisenstein’ın sinema tarihine adını duyuracak bu derece başarılı yapımları sinemaya kazandırması, üzerinde kafa yorduğumuz önemli bir husustur. Atilla Dorsay'ın Propaganda Sinemasını baştan sona olumsuzlayan söylemine bakarsak;  ‘’Propaganda sineması bir kez, tek bir olayda işe yarayacak olan bir sinemadır. Onu en az ilgilendiren şey sinemadır. Ayrıca filme teknik ve biçimsel açıdan bir şeyler katmışsa eğer, bu tamamen tesadüfüdür, bilinçli oluşmamıştır'' der. 

Burada amaç-araç ilişki sorunsalı devreye girer. Propaganda da amaç tutumların istenilen düşünce veya var olan sistemin bekasını devam ettirmeye yönelik bir hamledir. Sanatın amacı ise özgür düşüncenin ürünü olarak varlığını estetik bir sunum ile geleceğe taşımaktır.  Fakat bu iki kavram tarihten beri iç içe bir görünüm sergilemektedir. Sovyet sinemasının bu tartışmaların dışında kalmasının en önemli sebebi ise; Sovyet yönetmenler filmlerde kullanılan tema ve içerik üzerindeki devlet denetiminin yanında teknik yetkinlik ve sanatsal bir dil oluşturma yönüne çokça kafa yormuş olmalarıdır.  

Eisenstein, Sovyet Sinemasının en önemli filmi ve dünya sinema tarihinin en iyi bildiği propaganda filmi olan ''Potemkin Zırhlısı''nın da yönetmenidir. Eisenstein değindiğimiz gibi film estetiği üzerine çokça kafa yormuş bir yönetmendir. ‘’Potemkin Zırhlısı’’ dışında diğer filmlerine de baktığımızda başarısının bir tesadüf olmadığını görürüz. Eisentein sanat kuramını oluştururken dört isimden etkilenmiştir. Marks, Lenin, Freud, Leonardo Da Vinci. Eisenstein; ‘’Marks’ın toplumsal  gelişmenin yasalarını bulması gibi Freud  da bireysel davranışların yasalarını buldu’’ der. Eisenstein gerçekliği filmlerinde yeniden kurgular. Filmlerinde Marksist ideolojinin temeli olan diyalektiği kullanır. Eisentein filmlerde çatışmayı sık sık görürüz ve yönetmen sinemayı hem devingen hem de düşünce işlemlerini harekete geçirebilecek tek somut sanat olarak görür. Eisentein sinemanın bütünüyle hareket ve hız görüntüsüne dayalı ilk ve tek sanat olarak duruk (statik) sanatların özellik taşıyan katedraller ve tapınaklar kadar uzun ömürlü olacağını savunur. Lenin’in ‘’Sinema bütün sanatların içinde en önemli olandır’’ sözüyle benzer bir ifade kullanır.  Walter Benjamin de 1927 yılından ölümüne kadar üstünde çalıştığı ‘’Pasajlar’’ kitabında ‘’Teknik Olanaklarla Yeniden Üretilebilen Sanat Yapıtı’’ adlı yazısında sinemadan sıkça bahsetmiştir. Teknik yolla tekrar üretilebilen sanat yapıtı aurasını yani atmosferini kaybetmektedir.  Tarihsel tanıklık maddi varlıktan temellendiğinden, birinci öğrenin insanlarla bağını kesen yeniden-üretim, ikincinin yani tarihsel tanıklık öğesinin de sarsıntı geçirmesine yol açar. Tarihsel tanıklıkla birlikte zarar gören nesnenin otoritesinden başka bir şey değildir. Benjamin sinemayı bu anlamda başka bir yere koyar. Sinemanın yeni dünya düzeninin yaratıcısı onun devrimin bir aracı olarak görmektedir.

Sinema taşıdığı sanatsal derinlik ve aynı anda geniş bir kitleye ulaşma özelliğinden dolayı her dönemde bir çok ideolojinin taşıyıcısı olmuştur ama onu farklı kılan yegane şeyin sanatsal dil olduğunun ayrımına varan yönetmenler, durumu kendi lehine farklılaştırıp, ortaya sinemanın dününe dair etkili yapımlar bırakmışlardır.

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: PNFUM