Anamorfoz
Oysa Sandık ki Büyüklere Masal Olmaz
  10 Mart 2018 Cumartesi , 13:01
Oysa Sandık ki Büyüklere Masal Olmaz
Bir varmış bir yokmuş değil mi zaten her nesne. Olsa da olmasa da nihayetinde varlığının görüntülerinden başka ne kalır elimizde. Onun için her şey bir masal gibi başlar. Belki masallar gibi bitmez ama her şey bir masala özne olmaya gebedir.

Kimi masalını yazdırır, kimi kendi yazdığını sanır. Aktörlerin ve dekorun sürekli değiştiği bu sonsuz ve başlangıçsız alemin içinde, bir zerre olan bizlere ne çok uzun gelir, ne çok masal sığdırırız bu seyre.

Seyir işte adı üstünde, alemi seyre geldik zannederiz. Oysa bizi alaylı seyreden alemin içinde sanırız ki varız da varız.

Doğduk, ağladık, bağırdık, "Ey dünya, ben geldim! Benimle beraber bir alem doğurdu bu ana." Bu anayı doğuran alemlerin içine milyonlarca benle beraber bir avazda katılıverdik. O avazın notaları hep bir’di lisanları farklı olsa da. 

Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben, 
Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim, 
Bir öyle garip hale bugün geldim ki
Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim.

Mevlana Celaleddin Rumi

Nice divane gönülleri ağırladı da bu toprak. İşte geldik gidiyoruz bir elimizde alın yazısı bir elimizde bir avuç toprak. Bir aşkın tohumuyduk, aşkın içinde seyir bitti ,dönmek lazımdır ana yurda. Ne zamanın içindeydik, ne dışında: Tıpkı Ahmet Hamdi gibi. Oysa sandık ki zamanın hükmedeni biziz, elimizin tutuşu, ayaklarımızın yürüyüşü, dilimizin söylemesi bizden. Sahibi unuttuk, sebebi yitirdik rüyalarda. İstikameti kaybettik virane yollarda.

Muhabbet bağlarına uğradık. Bülbülün güle aşkını yazdık çizdik. Oysa bülbülün güle değildi aşkı, gülü aşka getireneydi bilemedik.

Zahitler diyarında bir sufi sessizliğinde dinledik bazen Alemi. Suyu dinledik, toprağı içtik, havayı gördük sandık.

Bir ayrılık bir yoksulluk sonunda bir ince ölümü tattık.

Uzun ince bu yollardan geçerken, sinemize batan yârin ince dokunuşlarında ah çektik dağları delen. Kervanlara katıldık dizildik bir teşbih ipine. İmamenin yolunu sapıttık kimi zaman. Kimi zaman kendimizi imame sandık. Oysa aynı ipte aynı yere giden, aynı noktadan bir daha geçme kadrinde bile olamayan garibanlardık.

Dost dost diye nicesine sarıldım 
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır.

Aşık Veysel

Gamlı yaslı gönüllerimize değirmedik bir tutam tuz bile. İklimlerin içinde iklimler dizdik.

Ney üfledi, biz sese geldik. İçimize yudum yudum çektik neyin Hu'dan doğma sesini

Hangi nesne HU’dan gelmedi ki. Haydan gelen Huya gider dedik bilmeden. Öylesine kazançların yine öylesine hayatlara aktığını söyler sandık bu dize. HAYDAN gelip HU’YA GİDEN BİZDİK. Bir nefesle üflenip yeryüzüne yine bir nefesi burada bırakıp göçtük sonsuz Aleme.   

Kimi zaman takılı kaldık bir uçurtmanın ipinde gökyüzüne süzüldük. Bir baktık ki yukardan aşağıda vahşetin bütün çeşitleri kanın bütün renkleri. Yerküre nasıl taşır bunca zulmü bu topraklar nasıl saklar bunca şehidi canı? Çocuk gözyaşlarının gölünde yüzen gemilerin bacalarından çıkan kan rengi dumanları gördük. 

Cennet cehennem yoktur diyenler
İl hakkını alıp haksız yiyenler
Al yesil konaktan hükm'eyleyenler
Dur bakalım canım beyler kalır mı

Karac'oglan her cefayı biliyor
Sualciler yedi yerde soruyor
Yetmis iki millet ar'ya giriyor
Dur bakalım canım daglar kalır mı

Karacaoğlan

Elimizi uzatmaya takat bırakmayan aklın, gönülle savaşında yenik düştük. Ölümü yakıştıramadık kimseye Yaratan aşkına göçüp gidenden başka. Oysa unuttuk ölümle bir doğduğumuzu. Ölüm ikizimizdi. Ruh ve nefsin kafesi bedenimizi ne çok önemsedik. Kibirle bezedik, bastığımız toprağın ilk ve son yurdumuz olduğunu unutup gezdik üstünde.

Gidiyoruz hoşça kalın
Gahi siz de bize gelin
Heybemize azık koyun
Gönder bizi safa ile

Pir Sultan ere varalım
Hak divanına duralım
Yolcu çizmesin giyelim
Gönder bizi safa ile

Pir Sultan Abdal

İşte geldik gidiyoruz. Bir Hu diyeceğiz ve bitecek her şey gördüğümüz alemin kapısı kapanacak yüzümüze. Gözümüz kapanacak bu alemin türlü türlü zevklerine, rüzgarına, yağmuruna, güneşine. En sevdiklerimize, sevmediklerimize kapanacak kapılar. Söyleyecek sözler yapılacak işler, boyanacak evler alınacak mobilyalar yatlar katlar bankada hesaplar hayali kurulan ne varsa kitlenecek kapıları. Bir kuş sesi bile duymayacağız belki. Bu yalan dünyanın güneşi iki metre toprağın altında yatan cesedimizin üstüne doğacak yağmur yağacak. Ne bir damla yağmur suyunu ne bir zerre güneşin tadını duyamayacağız. O kibirle üstünde gezdiğimiz toprağın kıyamete kadar yatağımız olduğunu hatırlayacağız. Nafile. Heyhat kapılar kapandı. Şimdi uzun bir koridorda iki yana açılan kapılar var. Hangisinden gireceğimiz meçhul. Anahtarı yalan dünyada saklı. Arasaydık bulabilirdik. Ateşin kapısı mı Nurun kapısı mı? Her ikisinin anahtarı da bu göçtüğümüz yalan dünyada elimize verilmişken ateşi tuttuğumuz elimizle erittik belki de o anahtarı. Haram koyduksa avucumuza avucumuz yandı bilmedik. 

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler...

Yunus derki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler

Yunus Emre

Anadolu’nun ana kucağından uçup gelen cennet kokulu masalları unuttuk kendi masalımızı yazma derdinde.

Oysa atıversek kendimizi o yumağın içine,

ne perde kalır

ne viran gönül. 

Aynur KAPLAN

Yorumlar
Kod: LIAOH