Diyalektik
Ölüm, sen varsan ben yokum
  28 Temmuz 2018 Cumartesi , 17:14
Ölüm, sen varsan ben yokum
Sonluluğunun bilincini taşıyan bir varlık söz konusu olduğumuzdan, yaşam üzerinden en fazla fikir yürüttüğümüz konuların başında da ölüm geliyor. Her ne olursa olsun son randevunun ölümle olacağı düşüncesi umutsuz gibi görünse de, sonu olan bir yaşam, ölümün olmadığı bir yaşamdan daha korkutucu değildir.

Epikuros bu anlamda en umutlu sözleri duyabileceğimiz filozofların başında yer alıyor. Epikuros, ‘ölüm hiçbir şeydir’ fikrini yürütür. “Kör kaderin oyuncağına inanmak neden?” sorusunun ardından, haz dolu bir yaşamın sırrını verir. Epikuros’a göre "bilgi", insanı boş inançtan ve ölüm korkusundan kurtaracak önemli bir yoldur. Hayattan zevk almayı bilmek de son derece önemli bir meziyettir.

“Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğiniz değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ve kurda mahsustur.”

Wittegenstein ‘ölüm yaşamın içindeki bir olay değildir. Ölüm yaşanmaz’ demiştir.

Woody Allen, ölümden korkmadığını sadece gerçekleşirken orda olmak istemediğini söyler.

Kaçınması imkânsız olduğu binlerce ölümlerin üzerinde ilerleyen insanlık bu fikirle nasıl baş edebilir ve hayatın neresine yerleştirebilir sorusuna en umut verici cevabı bulmak yine de kolay değil. Ölüm olgusu, insanın yaşadığı sürece hep bir şekilde karşı karşıya geldiği bir durum olması neticesinde bu konula ilgili düşünceler, korkular bazen de nükteler havada uçuşur.

Yaşam boyu üzerinde düşündüğümüz en temel mesele olan ölüm ile insan yaşamı arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız? Ölüm, bir anlam mı yoksa anlamın yok oluşunu mu temsil eder. Bütün insanlığı kapsayan tek ortak nokta olan ölüm olgusuna nasıl yaklaşılmalı. Burada insanın manevi omurgası olan inanç meselesi devreye girer. Belki inancın insan yaşamı için en ihtiyaç duyduğu nokta ölüm meselesidir.

Jose Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” kitabını okuduğunuzda, ölümün varlığına dua edecek bir konuma gelebilirsiniz. Kitap “İnsan olmanın ne demek olduğunu her gün daha az bileceğiz” sözüyle başlar ve romanın ilk cümlesi de “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” olur. Ölümsüzlüğün anlık sevincinden sonra insanlığın yaşadığı hayal kırıklığını ve yıkımını anlattığı bu distopik roman, artık var olmayan ölümün insan için ne anlama geldiğimi daha yakından görmemizi sağlar.

Kitap sonrasında tek düşündüğümüz şey ise; ölümsüzlüğün aslında o kadar da iyi bir fikir olmadığı gerçeğidir. Ayrıca kısa vadeli bir yaşamda bile insanın kanı ve şiddeti arkasına alarak her şeye sahip olmak isteğinin, sonsuzluk söz konusu olduğunda, varacağı boyuttu tekrar düşündürür.

Ölüm, Ontolojik felsefenin ve Din felsefesinin vazgeçilmez konularından birisi olarak düşünce tarihinde muazzam bir yere sahip olduğu kadar hangi döneme ait olursa olsun, neredeyse tüm dini inançlar içerisinde de önemli bir yere sahiptir. Felsefe açısından duruma yaklaştığımızda, ilk aklımıza gelen isimlerden biri Spinoza oluyor.

Spinoza: “Özgür insan hiçbir şeyi ölümden daha az düşünmez, onunki, ölüm değil bir yaşam meditasyonu/tefekkürüdür”. Spinoza bize kuru kuruya “özgür olmak istiyorsanız ölümü düşünmemeniz lazım” demiyor. Bu daha çok, insanın yıkımının ve yok olmasının ne olduğunu anlayabilmek için önce insan bedeninin ne olduğunu öğrenmeli düşüncesini akla getiriyor. Spinoza’ya göre hepimizi tanımlayan şey, varoluşta sınırsızca sürüp gitmeye çabalamamız. Kendimizi var oluyor olarak imgeledikçe eyleme gücümüz ve sevincimiz artıyor, buna karşılık, öldüğümüzü, yok olduğumuzu düşünmek bizi zorunlu olarak kederlendiriyor, güçsüzleştiriyor, acizleştiriyor. O yüzden doğal olarak kaçınıyoruz varoluşumuzu ortadan kaldıran durumları düşünmekten. Spinoza’ya göre de yaşamla ilgili sağlıklı olan tavır, dışsal bir durum olan ölümle değil, yaşamla ilgili olmak. Ölümü düşünerek, ölüme kendini alıştırarak, ölümü içselleştirmek ya da ölüm korkusunu yenmek mümkün olmadığı gibi, bu boşuna çaba zorunlu olarak kedere, güçsüzlüğe yol açıyor. Spinoza’ya göre ölüm üzerine düşünme, bırakın korkuyu azaltmayı ve hafifletmeyi, tam tersine sonluluğun, zorunluluğu gözümüze sokarak korkuyu artırıyor.

Modern insanın kendinden uzak tutmak istediği ölüm korkusundan payını almamış bir yaşam tanımı yoktur. Diğer yandan bugün ölümden anladığımız şey, bireyselleşmiş bir özne olmanın zeminini kurmaktadır. Ölümün ayrıca insan yaşamında bireyselleştirici bir etkisi de vardır. Bu nedenle de modern dünya yaşamı modern insanın daimi ölüme maruz kalışı karşısında ölümü görünmez hale getirmiştir.

Ölmek deneyimi üzerine konuşmakla ölüm mefhumu arasında her ne kadar sıkı bir bağ olduğu düşünülse de, çoğu zaman ölüme dair olanla ilgili konuşurken ne ölme eyleminin kendisi ne de ölüm mefhumu hakkında konuşuruz. Hangi çağda bahsedilirse bahsedilsin, ölüm adı sık sık geçen bir kavram olsa da, kendi ilişkiselliği içinde göndereni olmayan boş bir kavram olduğunu anlarız. Böylelikle de ölümden bahsettiğimiz her durumda aslında tekrar ve tekrar yaşamdan bahsediyor oluruz.  

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: 96XC5