Diyalektik
Metro gelir hoş gelir - 2
  18 Ekim 2017 Çarşamba , 10:10
Metro gelir hoş gelir - 2
Modern dünya içinde teknolojinin geliştirilmesi tezine karşı, toplumun yaşantısını bir antitez olarak algılarsak, etrafımızdaki mücadeleyi fark edebilir miyiz?

Alamanya’ya giderken, tahta bavullarıyla, üç beş yolluğuyla, kafalarını rayların istikametine iyice eğip uzatırmış insanlar. Bir yerlere yetişebilmek telaşından vs. değil. Hem memleketinden ayrılmanın hüznü hem de yeni diyarların ve geleceğin umutlu kaygısı için uzanırmış o bakışlar. Şimdi o bakışlar metro tünellerine dikili. Hem de “toprak ana” kadar aylarca bekleyecek takatimiz de sabrımız da yok. Saniyelerle yarışıyoruz. Toprak ana dediysem lafın gelişi. Zira bu istasyonlarda toprak bile yok. Olan tek şey güvenlik önlemleri ve reklam panoları. Çok şükür toprağın da altındayız yani. Biz daha çabuk işlerimize ve sorumluluklarımıza yetişebilelim diye belediyelerimiz canhıraş çalışıyor. Ümit İlter’den feyz alan başkanlarımız emir veriyor ve “derine hep derine kazıyor” belediye işçileri. Madenciler gibi.

Artık yer altına inerek, şehri hiç görmeden bir baştan başa gidebilmek için kartlarımız var, paraları gönüllü olarak yüklüyoruz ve güvenlikleri, x-ray cihazlarını, çanta kontrollerini aşarak yer altına iniyoruz. Bizden bir Dostoyevski çıkmaz ama çok şükür, böyle bir sistemi ayıla bayıla büyük bir iştahla kullanıyorsak “yer altından notlar” çıkartabiliriz diye düşünüyorum. Ben metroyu ilk gördüğümde anlam vermeye çalıştım. Hatta, Türkiye’de yıllardır belediyeler, müteahhitler şehirleri öyle talan ettiler öyle berbat hale getirdiler ki, evimizden işimize giderken şehrin o halini bizlere göstermeye utanır oldular. Yer altından yeni bir yol yaptılar! dediğimi anımsıyorum. Başka bir açıklaması varsa bu işin, o açıklamaları bugün bile samimiyetsiz bulduğumu itiraf etmeliyim. Fatih İstanbul’u fethededursun, biz kulağımızda çorap söküğü gibi sonu gelmeyen kulaklıklarla Asya’dan Avrupa’ya bir tek kare bile göremeden geçip gidelim.

Aynı hikaye Ankara’da da var tabi ki. Başkentteki metro “istasyonlarından” şimdilik birisini kayda geçsek derdimize destek olacaktır.

Akköprü metro istasyonu

Almanya’dan Bağdat’a demokrasi taşıyan demiryolları, modern dünyada yerin altından devam ederek “metro” ismiyle başka bir şeylerin taşıyıcılığını üstleniyor. Tek amacı var, modernitenin bir din halinde yaşandığı dünyada, ibadet merkezleri olarak açılan AVM”lere ya da piyasayı canlı tutacak yerlere müritler taşımak. Tabi ki bu ifadeleri Walter Benjamin’den destek alarak söylüyorum. Yeriniz yurdunuz hiç fark etmez. Nerede olursanız olun, aktarmayla ek araçlarla bu metroya bir şekilde biniyorsunuz ve Akköprü istasyonunda indiğinizde (hatta metro olduğu için yeryüzüne çıktığınızda diyelim) bütün ihtişamıyla bir “avm” sizi karşılıyor. Işıklarıyla, devasa boyutuyla toprağa mızrak gibi tutunduğu tabelasıyla “hoşgeldiniz” diyor. Farz edelim ki burada komplo teorisi üretmeye lüzum yok. O zaman birinin çıkıp şunu açıklaması gerekiyor. İsminin yarısında Türkiye’nin başkentinin isminin yarım yamalak halinin diğer yarısında ise yabancı kelimenin olduğu “avm”ye girerken kullanılan istasyonun adı neden “AKKÖPRÜ” ?

İşte burada “metro gelir hoş gelir” türküsünün neden ley ley limilimi ley kıvamında olduğu anlaşılıyor. Tercihlerimiz geleceğimizdir. Önümüze çıkan yol ayrımlarında verdiğimiz kararlar kişiliğimizi, şahsiyetimizi, toplumumuzu hatta medeniyetimizi inşa eden köşe taşlarıdır. Modern dünyanın evlatları olan bizler için modern belediyelerimiz ve büyüklerimiz Akköprü istasyon çıkışını Akköprü’ye değil, “avm” girişine vermiş. Böyle tercih etmişler ve geleceğimizi bu yolda tayin etmişler.

Akköprü’nün bizim için ne önemi var da bu kadar yaygara kopartmaya çalıştık? Akköprünün sınırındaki mahalle Varlık mahallesi. Yani bizim mahallesine adını vereceğimiz varlıklarımız varmış. Akköprü 1. Alaaddin Keykubat zamanında 1222 yılında yapılmış! Yani Cumhuriyet’ de Osmanlı da baya eskisi. Bugün hala sapasağlam duruyor. Biz 20 yıl dayanacak binalar nasıl yapılır, bunu mimari kitaplarından öğrenelim, bizden önce bu coğrafyada bir köprü yapılmış ve 800 yıldır ayakta duruyor. Bu mimariyi kaldırıp atalım. Bizim tercihlerimiz kendi felaketimiz olacak. Artık o bölge, otomobil sanayinin konuşlandığı, “avm”lerin cirit attığı bir bölge. Yani kısacası orası, Hacı Bayram-ı Veli’nin bir buçuk müridinin elinde değil, akan kanın karşısında korkudan kaçışan kalabalığın elinde. Bu da bize dert olsun… Olmasın mı?

Akköprü’nün tarihe bıraktığı anlam iki yakasında olan yazıtlar ve iki yakasında yakılan ağıtlar kadardır. Henüz orada sanayi ve avm olmadığı zamanlar Ankara’dan hacca gidenler ve askerler için uğurlama düzenlenip ağıtlar yakılırmış. Şimdi ise “Kültür ve Turizm Bakanlığı”mız yerini Alış veriş merkezine kaptıran Akköprü için şunları yazabiliyor!

“Bugün sağlam bir durumda bulunmakla beraber dar bir köprü oluşu ve bugünkü kullanılan geniş yol dışında kalışı nedeniyle işlerliğini yitirmiştir.”

Yani biz tarihimize uymamışız, tarihimiz de bizimle uyuşacak pazarlama özelliklerine sahip olmadığı için bir köşede atıl duruma terk edilmiş. Bunu da bizim “kültür”ü ve “turizm”i benzer şey zanneden “Kültür ve Turizm Bakanlığı”mız bu açıklıkla yazabilmiş!

Tahir EZGİ

Devam Haber
Yorumlar
Kod: GD6JD