Anamorfoz
Memnuniyetsizlik Çağında Entelektüel Olmak
  03 Ağustos 2018 Cuma , 17:26
Memnuniyetsizlik Çağında Entelektüel Olmak
20. yüzyılda yaşayan pek çok düşünür, çağdaş sorumlu aydının simgesi olmuştur. Modern dünyanın en önemli tarihçilerinden Eric Hobsbawm'ın da tanıklık ettiği gibi 20. yüzyıl bir savaş, katliam, aşırılıklar yüzyılı olmuştur. İnsanlar bu yüzyılda büyük bir toplumsal yıkımın bir parçası durumunda olmak zorunda bırakılmışlardır.

Hobsbawm'ın "Aşırılıklar Çağı" olarak adlandırdığı 20. yüzyılı bizler de yeni bir katkı sunup “Memnuniyetsizlik Çağı” olarak adlandırabiliriz. Teknik ve bilimsel ilerlemeler dünyayı tahmin edilemeyen bir boyuta taşımasının yanında, ülke liderleri sahip oldukları gücü, kötü yönde kullanmış ve İdeolojiler dünyanın her yerinde kanlı bir savaşın ateşleyicileri olmuşlardır. Yaşanan bunalımlı dönemler nedeniyle birey, köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış, mutsuz ve huzursuz bir ruh haliyle bir başına kalmıştır.

İnsanı anlama ve anlamlandırma  konusunda, başta Sokrates ve Platon olmak üzere birçok düşünür ve filozof  farklı düşünceler ortaya koymuş, ancak 20. yüzyıla gelindiğinde, bu özel ve kompleks varlığın daha iyi ve geniş bir biçimde ele alınması için “İnsan Felsefesi” adıyla özerk bir alan kurulmuştur. Temelleri 17. Yüzyılda atılan ve 20. Yüzyıla damgasını vuran varoluşçuluk fikriyle de, yaşam daha felsefik bir boyut kazanmıştır. Bu düşünce biçimine göre önce var oluruz, öz ise sonradan oluşur. Bu özü ise, kendi tercihlerimizi ve karakterimiz oluşturuyor. Bireyin kendini var edebilmesi için önce özgür olması gerekmektedir. İnsan kendi özgür eylemleri ile kendi özünü inşa eden bir varlıktır. Bir özle doğmak, bir belirlenmişlik ve cebir içinde olmak, onun özgürlüğüne ters düşer. Kader fikrinden uzak duran bu düşünce sisteminde, insan kendi kaderini seçimleriyle belirler ve acı çekmesinin nedenin de kendi seçimlerinin eseri olduğu fikrini taşır. Bu kuramı belirli çerçeve içinde açıklayan ve varoluşçuluk denilince aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Jean-Paul Sartre, insanın kendi hayatından tümüyle sorumlu olduğunu söyleyerek, insana önemli bir görev yükler. İnsan kendi varoluş değerini yaratmak zorundadır ve ancak bunun sonucunda varlıktan öze geçebilir. Bu düşünce akımının edebiyat ve sanatta sıkça karşılık bulması nedeniyle de, 20. Yüzyılın en çok bilinen felsefe akımlarından biri olmuştur. Bu sebeple de tarih boyunca düşünürlerin üzerinde durduğu temel problemlerden biri olan varlık konusu, dönemlerinin ruhuna göre incelemiş ve değerlendirmişlerdir.

Sartre’nin belirttiği üzere, insanın mutlak özgür olması sonucunda ortaya çıkan ağır sorumluluk duygusu bireyi bulantıya itmektedir. Kendinden, sadece ve sadece kendisi sorumlu olan birey, bunun getirdiği sıkıntılarda kurtulamamaktadır. 20. Yüzyılın getirdiği, özgürlük eylemi, eylem sorumluluğu, sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Bu düşünceyle yüzleştiğimiz ve varlığımızı anlamlı hale getirmeye uğraştığımız anda hayatımız boyunca bunaltıdan kurtulamayız.

İnsan, başta kendisi olmak üzere bütün bir varlıkla ilişki içinde bulunan ve bu ilişkiyi tarihsel düzeyde en iyi ifade ettiği dönem olarak ifade edebileceğimiz 20. Yüzyıldaki baskın aydın düşüncesine göre, insan, ne antik dünyada olduğu gibi evrenin bir parçası, ne de Orta Çağdaki gibi Tanrı’ya bağımlıdır. İnsan, yapmış olduğu her seçim ve eylemin tek sorumlusu olarak, bitmek bilmeyen bir bulantının muhatabıdır.

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: YVM2U