Anamorfoz
Mağaradan Gökdelenlere: İnsanlık serüveninden kısa bir parça
  02 Ağustos 2018 Perşembe , 16:26
Mağaradan Gökdelenlere: İnsanlık serüveninden kısa bir parça
İnsan var olmak ve yaşamak için bir ötekine muhtaç olduğunu kabul etmiş ve yalnızlık zincirini daha ilk baştan kırmıştır. İnsanın, diğer insanı, kendisini tamamlayan bir eklenti olarak görmesi, formu değişse de varlığını tarih boyunca sürdürmüş ve insan yaşamak için değil, daha iyi yaşamak için bir başkasına ihtiyaç duymuştur. Bu doğrultuda da kendine benzeyen insanla ortaklık kurup, bir diğerini çemberin dışına sürmüştür.

İnsanı diğer canlılardan ayıran beyni, soyut düşünce potansiyeli ile doğada benzeri bulunmayan bir organdır. Bu bağlamda, insanı en önemli ve en anlamlı kılan, insanlaşma sürecinde temel ivme olarak kabul edilen beyin korteksindeki (kabuğundaki) muhteşem gelişmedir. Bu da insana bütün insanlık adına evrensel olabilecek, bazı kuraları koymaya itmiştir. Her şeyin ölçüsü olan insan, her dönem yaşadığı deneyimlerin ışığında bir takım kurallarla insanlığı yönetmiş ve yönlendirmiştir. Düşünce sistemindeki bu değişim, insan yaşamlarını baştan aşağıya dönüştürmüştür. İlk zamanlarda şiddeti ve baskıyı düzenin devamı olarak görürken, şimdi ise dönemim koşulları rıza ve kabulü zorunlu kılmıştır.

İnsan davranış örüntüsü diğer canlılardan farklı olarak milyonlarca yıl içinde öylesine değişik bir boyut kazanmıştır ki, insan yaşam alanını mağaralardan dev gökdelenlere taşımıştır. Onun varoluşu ne üreyip çoğalmasıyla gerçekleşmiştir, ne de ölmekle noktalanacaktır. İnsan diğer canlılardan farklı olarak, geçmişten geleceğe bir devamlılığa sahip olduğunun bilincini taşımaktadır.

Anatomik açıdan zayıf olan insan varlığı, sahip olduğu soyut düşünce yeteneğiyle, yaşamını başka bir canlının ulaşması imkânsız bir seviyeye taşımıştır. Gezegenin en üstün yaşam formlarından sayılan insan, “bütünün parçalardan fazla” olduğu fikrini unutmuş ve kendini doğanın bir ürünü olduğu fikrinden tamamen uzaklaşmıştır.

İnsanın yaratılma sürecine bakıldığında onun yapısında önemli ölçüde tabiattan unsurlar olduğu görülür. Fakat modern insan tamamen doğadan kopmuş ve insan denilen canlı türünün oluşturduğu "sosyal yaşam" şekilleri biyolojik ihtiyacın devamından ziyade başka bir alana kaydırılmıştır.

Dünyanın oluşumundan, insanlığın gelişimi ile birlikte gidilen binlerce yıllık süreçte, ne insan eski insan ne de dünya eski dünya olarak kalmıştır. İnsan tüm değişiklikleri kendi türünün talebine göre evrilmesi yönünde kararlar almış ve uygulamıştır. Doğaya yapılan onulmaz müdahelelerin yanında, insanın var olmasına yüksek anlamlar yüklenmiş, insan hem fiziksel hem de zihni olarak en yükseğe yerleştirilmiştir. Topraktan kopan insan, mekanik bir canlı olarak, ruhsuz ve sıradan bir hal almıştır.

“Sınırsız güç”, “sınırsız yetki”, “sınırsız davranış”, “sınırsız talep”, “sınırsız hayaller” peşinde koşan insanın, uzmanlık geliştirdiği, bilişsel alanlardaki mevcut birikimi ve paradigmaları sürekli değişime uğramış ve sonuçta insan, kendini değerlerin ve anlamların yegâne kanun koyucusu olarak ilan etmiş, kısacası insan, kalbin ışığında değil, aklın gücüne dayalı bir hayat yaratmıştır.  Ve ne yazık ki Nasr’ın dediği gibi, modern insan kim olduğunu unutmaya başladığı gün, yaktığı ateşle ellerini de yakmıştır. 

 

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: 41S7Z