Anamorfoz
İnsanı yaşam bozar
  15 Mayıs 2018 Salı , 17:55
İnsanı yaşam bozar
Dünyadaki bütün kötülüklerin ana kaynağı olan insanın nasıl hem iyi bir dünyada yaşamayı isteyip hem de dünyanın kaderini kötüye doğru evirilmesinde başrol oynaması, bizi içinden çıkılmaz bir paradoksal ilişkiye götürür.

On dokuzuncu yüzyıla değin birçok filozofa göre bir insan doğasından söz edebilirken, varoluşçu akımların süreklilik kazandığı yirminci yüzyıl felsefesindeki genel görüş, böylesi bir insan doğasının olmadığıdır.

Varoluşçu akım denilince akla gelen ilk isim olan Jean-Paul Sartre’ın deyişiyle “insan ilk önce var olur, ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar.”

Ayrıca 20. yüzyıl bütün düşünürlerin itiraz ettiği pozitivist bakış açısının karşı tarafından bu konuyu ele alırsak, insan ölçülebilir ve değerlendirilebilir bir mekanizma değildir. Bütün gözlemlerimiz ve bildiklerimiz eşitsizliğin kol gezdiği ve geçmiş deneyimlerin getirdiği umutsuzluk zamanlarından kopup gelen ve varlığını koruma yolunda hayata tutunmaya çalışmış günümüz insan bilincidir. Var olan bu sistem içindeki insanın “doğru insan” olmasını düşlemek, bu konudaki yargılarımızı doğru bir sonuca ulaştırmaz.

Peki, bu sistemi yaratan insanın kendisi değil midir sorusunun cevabı bu aşamada nasıl cevaplanmalı? Ya da tüm bunlar insanın iradesi dışında yaratılan bir düzense insan dışında, nasıl bir güç bu işleyişte söz sahibi olabilir?

Hikâyeyi en başından, ya da bildiğimiz yerden alırsak, felsefenin, sanatın, psikolojinin, dinlerin kökeni olan mit ve mitolojiler insan doğası ile ilgili önemli bilgiler verir. Mitolojik efsanelerde tanrılar bir arada yaşarken, insanların yaratılması sonrası bütün düzen bozulur. Tanrılar hayvanları yaratırken eklediğini bütün baskın özellikleri, insandan mahrum kıldığı için, insana kendilerine benzeyen bir biçim verir. Bütün dengelerin bozulması ve Altın Çağ olarak adlandırılan bu dönemin sona ermesi de Zeus ve Prometheus arasındaki adil olmayan paylaşımdan kaynaklanır. Sonrasında yaratılan ilk ölümlü kadın olan Pandora ile bütün kötülükler dünyaya saçılır. Hikâyeyi haplaştırdığımız bu bölümden yapacağımız en önemli çıkarım ise; bütün kötülük ve düzensizlikler, adaletsiz bir paylaşım ve insanın yansıması olan tanrıların daha fazlasına sahip olma güdüsü ile ideal yaşam dönemini anlatan Altın Çağ bir daha sahip olmamak üzere kaybedilmiştir. Bu durum bize sosyalist düşüncenin üzerinde sıkça durduğu özel mülkiyet fikrini getirir. Bir taraftan da iktisadi yaşamda, özel mülkiyetin insanın doğasından kaynaklandığı söylenir. Bu başta söylediğimiz gibi bizleri yine içinden çıkılmaz bir paradoksa götürür.

İnsanlığın hikâyesini Âdem ile Havva’dan başlattığımız zaman da, yine benzer bir düşünse silsilesi önümüze çıkar. İnsan olma bir cezalandırmanın sonucudur. Bu durum Hristiyanlık inancının da belirttiği gibi “bütün insanların günahkâr” olduğu bilgisi ile düşünüldüğünde, insanın, insanlık üzerine bütün bildikleri bunlar ışığında ilerlemiştir. İnsan yaratılış itibariyle kötüdür, hatta yaratılması da daha yapmadığı bir kötülüğün sonucudur.

Tüm bu düşünce mirasının gölgesinde insana dair iyi bir sonuç nasıl çıkarabiliriz. Aydınlanmanın en önemli düşünürü olan Immanuel Kant (1724 - 1804) bizlere bu konuda önemli bir alan açar. Birçok konuya eklemleyebileceğimiz düşüncesi olan “yaşamın bir hazır-yapıt olmadığı” fikri, doğanın bir parçası olan insan için de geçerlidir. Dünyaya dair bütün bilgilerimiz, bilen özneye aittir, dünyaya değil.

Foucault, yaşamın hala bilimin keşfetmesi gereken kocaman bir alan olduğunu işaret eder. Foucault, biyolojide önemli bir unsur olan yaşam konseptinden bahseder. 17. ve 18. yüzyılda biyolojide canlı ve cansız yaşamı biyolojik bir tabloda hiyerarşik bir düzenle sıralanmıştır. Yaşam o dönem için ihtiyaç duymadıkları ve kullanmadıkları bir alandı. 18. Yüzyıl sonunda bu doğal varlıklarda iç organizasyonları bakımından bir takım problemler ortaya çıktı. O zamana kadar ortaya çıkmayan farklı fenomenler ortaya çıktı. Tüm bunlar yaşamın süreklilik arz etmediği ve değiştirilebilir ve yenilenebilir bir alan olduğu çıkarımına götürür.

Jean-Jacques Rousseau (1712 – 1778) da insanın ilkel durumda eşitken iyi olduğu ve insanın doğasının da bu olduğunu düşünür. Tüm bu eşitsizlikler neticesin de insan “bozulma” yaşar ve doğal olmayan bir duruma evrilir.

Günümüzde etkinliğin en baskın olan varoluşçu felsefenin bakış açısını tekrar ele aldığımız zaman, Varoluşçu akım; “insan doğaya fırlatılmış bir varlıktır ve insanın sahip oldukları var olmasından sonra gelir”der. Yani önce varlık sonra öz oluşur.

İnsanlığın tüm parçalanması özel mülkiyetin varlığıyla başlar ve şimdiye kadar insanın iyi potansiyelini oraya çıkarabilecek hiçbir düzen kurulamamıştır. Belki de böyle bir şey de yoktur. Tüm o eşitlik ve özgürlük adına yapılan devrimler başarısız bir kopyalardan ibarettir.

İnsan evrimi sadece fiziksel olarak değil, diğer yetkinliklerle birlikte şekillendi. Bu yüzden insan, en iyisine değil kendisine çalışır. Çünkü yalnız olduğunu bilir. Günümüz de zaten insan doğası denen bir şeyden bahsetmek nerdeyse imkânsız. İnsan tüm bu gelişmelerle birlikte kendi doğasından kopmuş ve onun yerine kitle kültürü gelmiştir. Kitle kültürü duygusu ve aklı olmayan bir varlığı işaret eder. insan belleğini tahakküm altına alan tüm bu süreçte asıl sorulması gereken soru ise: İNSAN GERÇEKTEN VAR MIDIR?

Ekim Fatoş Yılmaz 

Yorumlar
Kod: 3ZS6Z