Anamorfoz
Homo Habilis'den Homo Mimesis'e
  27 Şubat 2018 Salı , 12:55
Homo Habilis'den Homo Mimesis'e
Her bir parça kendi olma durumunda değerli ve biriciktik. Tıpkı bir sanat eseri gibi. Hepimiz bütünün parçalarıyız ama bütünden daha fazlayız. Sandığımız gibi bir düzenin parçası değil, hiçbir enerjinin birbirine benzemediği karmaşık ilişkiler siteminin vazgeçilmez varlıklarıyız.

Doğada bir biriyle eşdeğer, ölçülebilen, sistemler bütünü yok. Var olan her şey birbirinden farklı olmasının yanında, küçüğün büyüğe, büyüğün küçüğe üstünlük kuramadığı bir etkileşimle, bütün sistemin parçalarının temel düzeyde etkileşime girdiği ilişkiler bütünü yer almakta. 

Doğanın bir parçası olan insan için de ayı şeyi söylemek mümkün. İnsan tek olduğu ve benzemediği ölçüde sistemin yararlı bir parçası haline gelebilir. Düşünen bir varlık olan insanoğlunun etkisi doğada olan bütün her kuvvetten çok daha fazladır ya da daha doğru bir tanımlama ile daha yıkıcıdır.  Fakat insan aklını kullanabilen ve dik durabilen bir primat olarak varlığını fazlaca önemsemiş ve kendi dışında bütün canlıları kendi için yaratılmış olduğunu düşünüp, doğaya, hayvana üstünlük üzerinden gücünü ve biricik olma durumunu farklı yönde kullanmıştır. 

Bahsedilen biricik olma durumu kopya bir varlık olmanın dışında, kendi öz benliğini gösterebilecek bir anlayışla yaşamın tadını çıkarmaya işaret eder. Bu, genelin dışında söz ve eylem cesaretidir.  

Mimesis (taklit) Platon'un devlet kitabında özellikle üzerinde durduğu bir kavramdır. Sanatın doğayı taklit etmesinden dolayı ona olumsuz bir anlam atfeder ve onu mimesis olmakla şuçlar. Platon'a göre sanatçı da yaşamın yaratılışlarını taklit eden bir insandır. Aslında bir nevi sahtekar. Romantizm akımı ile birlikte mimesis estetiği biter ve modern sanat başlar. Günüzde bu durum aslında "yeniden yaratma" ve "yansıtma" manasına gelir. 

Bizim insan için kullandığımız mimesis kavramı tamda Platon'un dediği gibi olumsuz bir özelliğe karşılık gelir. Özel bir varlık olarak yaratılmış insanoğlu, kendinde olmayan her şeyi ''mış''gibi gösteren bir varlık haline gelmiştir. 

İnsan, özerk olarak yaşama korkusu, kendini terk edilmiş bulmak ve bir başkasına dayanma gereksinimi ile etraftaki insanların yaşayışlarını taklit eder. Çünkü onay görme ve kabullenmenin birincil ihtiyacımız olduğunu düşünürüz.  Asıl ihtiyacımız olan şey ise, ne olursak olalım kendimiz gibi yaşamaktır.

İnsana diğer canlılardan farklı olarak birçok önemli özellik verilmiştir. Bunlardan en önemlisi Descartes’ın da bahsettiği üzere, bizi diğer canlılardan ayıran şey ‘akıl’ değil, ‘dil’dir. Dil bir düşünceler sistemi bütünüdür. Bu durum insanoğlunun anlamlandırma ve soyutlamaya başladığı ana işaret eder. Yerleşik hayat ile birlikte, insanların evrimi dilin evrimi ile paralel biz düzlemde ilerlemiştir. 

Doğadaki canlılar yaşamını devam ettirebilme için kendinden daha güçlü olduğunu düşündüğü eşdeğer bir canlıyı taklit eder. Bu hayatta kalma ve diğer risklere karşı korunma güdüsü içinde yapılır. 

İnsanın yaşadığı düzlem - kısmen de olsa - daha özgür ya da en azından yaşamla ilgili birçok sırrı aklımızla keşfedecek ölçüde baş edebilmeyi bilebildiğimiz bir evrededir. Bu evre aynı zamanda; hiçlik, yokluk, anlamsızlık, çaresizlik gibi olumsuz kavramların ardı ardına sıralandığı bir dönemi işaret eder. Bu durumunu getiren nedenlerin başında taklit etme ve gizlenme isteği yatar. 

Hepimizin şiirin, bilincin olduğu bir gezegende yaşadığımız için şanslıyız. Kendimizi ifade edecek ve genelin dışına çıkmaya izin verecek bizden önce birçok gelişme ve yeniliği yaşamış bir neslin ışığının altında büyüyoruz. 

Bizim çabamız, Homo habilis, homo erectus ile homo sapiens gibi bir basamakla devam eden insanoğlunun evrimsel süreçlerini,  homo mimesis gibi bir boyuta getirmeden, türünü devam ettirmek olmalı. Çünkü evrim dediğim şey sadece fiziksel olarak bir değişim değil, dil ve bunun devamı olan aklın da meziyetlerinin geliştirildiği ve aktarıldığı bir sürekliliği tanımlar. 

 

Ekim Fatoş Yılmaz 

 


 

Yorumlar
Kod: OLESL