Diyalektik
Hakikatin Möbius Şeridi
  09 Mart 2018 Cuma , 18:35
Hakikatin Möbius Şeridi
“Sonra bakışı iki kez daha döndür” Gözümüzle gördüğümüz kaç zamandır gönlümüzdekine eş değer değilse, o kadar farkında olmaktan uzaklaşmışız demektir doğru bildiğimiz yanlışların.

Çocuksu bir hayranlıkla peşinden koşturduk bize hiç de yakışmayan, üzerimize tam oturmayan yahut bir şekilde bize dar gelen düşüncelerin. “Doğru” bilinen yolda sıkıntıları göğüslemek görevimizdi ama bildiğimiz doğruların bizi yanıltabileceğine hiç ihtimal vermeden yaşadık.

Bizi biz yapan, insanlığımıza insanlık katan değerleri, tozlanmasın diye kutuların içine koyarak çatı katına kaldırdık. Üstelik kutuları da sıkıca bantladık. Keşke raflarda dizili kalsaydı çoğu şey, tozlarını alırken bile küçük bir zerreciğin geri kazanılma umudu olabilseydi. 

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize. Böyle bir ön-biçimlendirmenin tanıdık izini taşımayan şeylerse inandırıcılıktan yoksun bulunuyor, çünkü kamuoyu kurumları ortaya sürdükleri her şeyi bin türlü olgusal kanıtla ve topyekûn iktidarın el koyabildiği her çeşit makullük aylasıyla donatabiliyorlar. Bu türden basınçlara direnen doğrular, imkânsız görünmenin yanında, kültür endüstrisinin son derece yoğunlaşmış yayım aygıtıyla yarışamayacak kadar da güçsüz kalıyor. Almanya’nın sunduğu uç örnek, genel mekanizmayı da aydınlatır. Nasyonal sosyalistler uyguladıkları sistematik işkenceyle Almanya içindeki ve dışındaki halklara dehşet salmışlardı; ama hunharlıklarının inanılmaz boyutlara varması onları teşhir olmaktan da kurtarıyordu. Eylemlerinin akla sığmazlığı, herkesin o pek kıymetli barışı korumak adına zaten inanmak istemediği ama aynı zamanda teslim de olduğu şeye inanılmamasını kolaylaştırıyordu. Titrek ve dokunaklı sesler işitiliyordu: ‘Zaten her şey çok abartılmıyor mu? Savaşın patlak vermesinden sonra bile toplama kamplarıyla ilgili ayrıntılar İngiliz basınında rağbet görmemişti.'

Ancak mutlak yalan doğruyu söyleyebilir bugün. Doğruyla yalanın ayrım yapmayı neredeyse imkânsızlaştıracak ölçüde birbirine geçmesi ve en basit bilgi parçasına tutunmanın bile bir sisifos emeği gerektirmesi, savaş alanında yenik düşen ilkenin mantıksal örgütlenme alanında zafere ulaştığının işaretidir. Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler. Hakikatle ilgili her sorunun iktidar sorununa dönüşmesi - eğer iktidar tarafından imha edilmeyecekse hakikatin de kaçınamayacağı bir süreç- eski despotik düzenlerde olduğu gibi hakikati bastırmakla kalmıyor, doğruyla yalan arasındaki ayrımın yüreğine saldırıyordur: Kiralık mantıkçıların zaten var güçleriyle silmeye çalıştıkları bir ayrım.”

Hakikatin yalanla aynı düzlemde yer aldığının güzel bir örneğidir yukarıdaki alıntı. Tıpkı Möbius Şeridi gibi: Normalde bir yüzeyin, bilinen iki tarafı vardır. Dış yüzey ve iç yüzey birbirlerinden farklı şeylerdir. Bir yüzeyden bir yüzeye geçebilmek ise ancak bir delik açmakla mümkün kılanabilir. Tek taraflı bir yüzey nasıl olabilir diye merak ediyorsanız,  ilk olarak elinize bir kağıt şeridini alarak, bir ucunu bir tur döndürüp diğer ucuyla birleştirmeniz yeterli olacaktır. Ortaya çıkan tek taraflı ve tek kenarlı kıvrık şekil “Möbius şeridi” adını alacaktır. 

Bu şeridin özelliği şudur: Şeridin bir yüzeyini boyamak isterseniz, elinizi kaldırmadan boyamaya devam etmeniz kafidir. En sonunda, şeridin tamamı boyanmış olacaktır. Aynı zamanda, bu şeridin daha önemli tarafı, ikinci boyuttan üçüncü boyuta da geçişi sağlıyor olmasıdır.

Hakikat ve yalan bir nesnenin iki ayrı yüzü gibidirler. Hakikatin tersi yalan, yalanın tersi ise hakikattir. Yaşadığımız toplumda da, bu toplumun sağlam bir aracısı olan medyada da, hakikat ve yalan birbirlerine içten içe karışmış durumdadır. Bu noktada yapacağımız benzetme, elbette Möbius Şeridi olacaktır. Hakikatin Möbius Şeridi...

Kısa bir zaman zarfı içerisinde medya büyük değişim ve gelişmelere maruz kaldı. Geliştikçe küçüldü, küçüldü ve bir iradenin cebine giriverdi. Öyle bir irade kucaklaması oldu ki bu; medya, ilerleyiş ve işleyiş konusunda hiçbir zaman kendi “irade”sine bırakılamadı. Bilinir elbet, “Medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır!”

Peki, şimdi ne yapmalı? Bu şeridi nasıl kesmeli ki, iki kavram birbirine hiçbir koşulda temas etmesin? İlk olarak çatı katına bir uğramakta fayda var. Sonra zarar vermeden kutuları açmalıyız. (Çünkü her kutunun kıymeti vardır, her hatanın da olduğu gibi…) Kutudan çıkardıklarımızı dikkatle raflara yerleştirdikten sonra, tekrar tekrar başından başlayabiliriz herşeyin. (Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimiz kitabın...)

İhtilal mı kokmalı adımlarımız, yumruklarımız sıkılmışken? Şehre çarpar yumruklar, en çok da şehre. Asfalta seker oradan, sonra da gökyüzünü kapatan bej rengi binalara. 

Birileri “yutturuyor” olmanın rahatlığını sürecektir elbet fakat millet olabilmenin bilincine varan hangi ruh, "yutkun" bir şekilde devam ettirebilecektir ömrünü?

Alkışlar, tebrikler, çelenkler

ve gürültü.

Dualar, yakarışlar, bir karanfil

ve sessizlik. 

Bir kız çocuğunun Tanrı’ya küsüşünün ne olduğunu anladığımız zaman, “yuttuğumuz” herşeyi kusmaya hazır bekliyor olacağız. 

"Nedir bu memnunsuz tutum? Hiç mi doğru bir şey yok şu hayatta!" demeyin, denilmez! O ya da bu değil; sağcı, solcu ya da bilmem neyci değiliz. Ama tarafız. Kurtarmamız gerekenler varken, bir köşede sessiz sakin oturamayız, yok hayır! 

Bir çağrı,

bir çığlık! 

Yanlışı hakikatten ayrıştırmanın vakti geldi de geçiyor. Ne olmadığımızdan emin olarak:

"Taraf tutmayan insan, şahsiyeti felce uğramış insandır. 
Ben tarafım,
hakikatin tarafıyım."

Sen hangi yüze, hangi öze dönüksün?

Zeynep Betül DEMİRSES 
 

Yorumlar
Kod: 96XC5