Poetika
Felsefe inzivada mı yapılır?
  13 Mart 2018 Salı , 16:44
Felsefe inzivada mı yapılır?
Nigel Warburton'ın 23 Eylül 2013 yılında kaleme aldığı ’’Wittgenstein’ın barakası: Felsefe inzivada mı yapılır?’’ başlıklı yazısı.

Felsefe; diyalog hâlinde –yani kozmostaki yerimiz ve nasıl yaşamamız gerektiği ile ilgili yüz yüze konuşmalar biçiminde- yapılmalı, dogmalaştırılmamalı.

1913’te, filozof Ludwig Wittgenstein, Cambridge’in dikkat dağıtıcı ve oyalayıcı atmosferini terk edip Norveç’te münzevi bir hayata yelken açtı. Orada kimse onu tanımıyordu, mantık üzerine yaptığı çalışmalarına nihayet inzivada odaklanabilecekti. İşe yaradı. Bergen şehrinin 200 mil kuzeyinde uzak bir köy olan Skjolden’de bir süre bir postane müdürü ile birlikte yaşadı. Sonrasında fiyorta bakan bir barakada kalmaya başladı. Yalnızlık içinde, daha sonradan Tractatus Logico-Philosophicus’u (1921) oluşturacak fikirlerle boğuştu. Onunla vakit geçirmek isteyen herhangi biri anında ağzının payını alıyordu. “Bas git! Beni böldüğünden hemen önceki noktaya geri dönmem iki haftamı alacak” demişti. Bu paylamanın hedefi; neyin söylenemeyeceği üzerine durup kafa yorarken ona selam verme hatasına düşen yerel halktan bir adamdı.

Wittgenstein’a göre, Norveç’te geçirdiği bir yıl onun felsefi yaratıcılığının kökenini oluşturduğu gibi, bu yoğun filozofun hayatı boyunca eriştiği en yoğun tefekkür dönemlerinden biriydi. Oradayken tefekkür, yürüyüş, ıslık çalma ve depresyon dolayısıyla acı çekme dışında çok fazla bir şey yaptığı söylenemez.

Norveç’teki “barakasına” (gerçek bir baraka; iki katlı, ahşap ve balkonlu bir ev) yerleşmiş Wittgenstein imajı, birçokları için iş başında bulunan filozof modelinin ta kendisini oluşturur. Burada yalnız dâhi; inzivaya çekilerek ağırbaşlı felsefi çabasının ciddiyetini gösterir. Dikkat dağıtacak herhangi bir şey yok. Eşlik eden kimse yok. Yalnızca fiyorda dalıp giderken ya da karlı yolları arşınlarken ilk ilkeler üzerine düşünecek keskin bir zihin var. Wittgenstein, bu konuda bir ilk değil. Altıncı yüzyılda yaşamış olan Boethius, Felsefenin Tesellisi’ni Roma’nın bir hücresinde yazmıştı. Zihni, eli kulağında bulunan idamı ile meşguldü. Niccolò Machiavelli, Prens kitabını sürgündeyken, Floransa’nın dışında bulunan sessiz bir çiftlikte yazdı. René Descartes, İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar’ını (1641) bir şöminenin karşısına kıvrılıp yazdı. Jean-Jacques Rousseau, medeniyetten uzak ormanın ortasında dünyanın en mutlu insanıydı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Felsefenin en yüce biçimi, inzivada yapılır gibi duruyor. Başkalarının varlığıyla da sanki zarar görüyor.

Ancak inzivaya çekilmiş iş başındaki dâhi klişesi yanıltıcı; Wittgenstein, Boethius, Machiavelli, Descartes ve Rousseau için bile. Felsefe, özü itibariyle farklı fikirlerin çarpışması yoluyla yeşerebilecek toplumsal bir etkinlik. Meydan okunmayan iç monologlardan doğduğu pek görülmüş şey değil. Wittgenstein’ın Norveç ormanlarında geçirdiği bir yıla daha yakından baktığımızda, onun bu dönemde Cambridge profesörlerinden Bertrand Russell ve G. E. Moore ile mektuplaştığını görürüz. Hatta Moore’u Norveç’e seyahat etmeye –o dönemde meşakkatli bir tren ve tekne yolculuğu gerektiriyordu-  ve orada iki hafta kalmaya ikna etmişti. Moore’un ziyaret amacı, Wittgenstein’ın mantık ile ilgili yeni fikirlerini tartışmak olacaktı. Tabii “tartışma” Wittgenstein’ın (ki o dönemde teknik olarak hâlâ bir lisans öğrencisiydi) konuşması ve Moore’un (o dönemde çok daha meşhurdu) dinleyip not alması anlamına gelecekti.

Ancak bu fikirlerin doğması için Moore’un varlığı bir anlamda gerekliydi: Wittgenstein’ın dinleyici kitlesine; düşüncelerine odaklanmasına yardım edecek ve onu eleştirecek zeki bir dinleyiciye ihtiyacı vardı, bu eleştiriler açıkça seslendirilmese bile. Ayrıca dinleyici kitlesine ihtiyacı olan yalnızca o değildi. Boethius’un hücresinde hayali bir ziyaretçi vardı: Felsefeyi, üzerinde Pi’den Teta’ya kadar harfler bulunan bir elbise giymiş uzun bir kadın olarak kişileştirmişti. Onu terk ettiği için paylıyor ve Stoacı felsefeden bahsediyordu. Boethius’un kitabı, içinde bulunduğu zor duruma bir yanıttı.

Bu sırada Machiavelli, sürgün edilmişti ve saray yaşamının entrikalarından uzak bir yerde, kendi iradesi dışında pastoral bir yaşam sürüyordu. Ancak 10 Aralık 1513’te arkadaşı Francesco Vettori’ye yazdığı mektupta, akşamlarını nasıl geçirdiğinden bahsediyordu: Çalışmalarına bir süre ara veriyor, büyük antik düşünürleri hayalinde canlandırıyor ve onlarla en iyi nasıl yönetilebileceği ile ilgili hayali tartışmalara girişiyordu. Bu hayali tartışmalar, Prens kitabının hammaddesini oluşturdu. Descartes, yazmak için kendini bir köşeye çekmiş ve dikkatinin dağılmaması için işlerinin çoğunu yatakta uzanarak yapmış olabilir, ancak Meditasyonlar yayın aşamasına geldiğinde Thomas Hobbes dahil olmak üzere birçok filozoftan eleştirel yorumlar almış ve onların eleştirilerine yanıt vermişti. Aynı şekilde, Rousseau yalnızlığı severdi, ancak yazılarına diyaloglar da ekledi, hatta Jean-Jacques'ı Yargılayan Rousseau (1776) isimli garip kitabı yazdı. Kitapta kendisinin iki versiyonu birbiriyle tartışıyordu.

Batı felsefesinin kökü diyaloğa; gerçeklik, kozmostaki yerimiz ve nasıl yaşayacağımızla ilgili yüz yüze yapılan tartışmalara dayanır. Gizem, merak, şaşkınlık ve salt görünümün ötesinde hakikate ulaşmaya yönelik güçlü istek ya da, o değilse bile en azından bir tür bilgelik ya da denge anlayışıyla başladı.

Sokrates, felsefi diyalog ile ilgili diyaloğu başlatan kişi. Beşinci yüzyıl Atina’sının pazar yerlerini arşınlayan ve gelen geçeni durdurup onları meşhur tarzı ile sorguya çeken bu kılıksız garip adam, felsefi tartışma ve felsefe öğretiminin temelini attı. Onun öğrencisi Platon, Sokratik diyaloglar yazma konusunda hünerliydi. Bu diyaloglar sanıyoruz ki Platon’un hocasının insanlara nasıl tumturaklı nutuklar attığı ve onları sıkıştırdığı ile ilgili bazı ipuçları sunuyor; her ne kadar bunları Platon kendi yazmış olsa da. Platon’un Phaedrus diyaloğuna itibar edersek, Sokrates’in yazılı eser bırakma eylemine pek de saygı duyduğunu söyleyemeyiz. Bunun konuşmadan daha aşağı bir şey olduğunu iddia ediyordu. Bir sayfalık yazı çok zekice görünebilir, ancak ona hangi soruyu sorarsanız sorun, okuduğunuzda her seferi aynı yanıtı verir –ayn bu cümlenin de yapacağı gibi, kaç kez geriye dönüp okursanız okuyun.

Bunun yanında, bir düşünür neden çorak topraklara tohum savursun ki? Şüphesiz tohumları, onların gelişmesine uygun topraklara ekmek; düşüncelerinizi dinleyici kitlenize en uygun biçimiyle sunmak, söyleyeceğinizi karşınızdakini dikkate alarak söylemek daha iyidir. Wittgenstein da defterine şunları yazarak aynı noktaya parmak basıyordu: “Birine anlamayacağı bir şey söylemek anlamsızdır, onun anlamayacağını özellikle belirtsek bile.” Konuşmanın esnek yapısı Sokrates’in meşhur ironisini yapmasını, belirli şeyleri vurgulamasını, alaya almasını, dil oyunlarına başvurmasını kolaylaştırdı; tüm bunlar yazıya döküldüğünde yanlış anlaşılabilirdi. Sokrates’e göre filozof, aklından geçen düşünceleri bir kağıda karalayabilirdi, ancak felsefi iletişim için en iyisi diyalogdu.

Kaynak: aeon.co
Çeviri:  İlker Kocael
*Orijinal aslı kısaltılmıştır.
 

Yorumlar
Kod: IF8LF