Anamorfoz
Distopyalar artık bize çok daha az yabancı
  27 Nisan 2018 Cuma , 15:50
Distopyalar artık bize çok daha az yabancı
İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, varoluştan itibaren insanı düşünmeye sevk eden önemli bir iç dinamizmdir. Bu ayrıca insanı hayatta tutan yegâne dürtüdür. Sonu olmayan bir bilme aşkıyla insan gününü bir diğer gününe ekleyip yaşama devam eder. Tüm bu merak sonlandığı anda insan tıkanmaya başlar, bilmenin sonuna geldiği ya da hiçbir şeyin bilinemeyeceğini keşfettiği anda insan varlığını sorgulama safhasına geçer. Varlığını sorgulamaya başlayan insanın hayatla uyumu tamamen bozulmaya başlar. Bu uyumsuzluk durumu anlam arayışı ortaya çıkarır, birçok sanatsal üretim de bu dürtüden ortaya çıkar.

Homo sapiens ve modern insan arasındaki tek fark fiziksel evrimin şekillendirdiği bedenin ötesinde, insanın merakın son bulduğu ve inanç alanının daraldığı günümüz dünyasında yaşam enerjisi de eskiye dair bir alanda gömülüp kalmıştır. Ölüm realitesi ile yaşam, insan için anlamdan yoksun bir alana doğru evrilmiştir. İnsan sürekli bu düşünce içerisinde kendine alan açmaya çalışır. Varoluşu bir anlama bağlamanın yegâne yolunun sanat olduğunu keşfeden birey kurtuluşu da bu yolla bulmuş olur.

“… eğer insan bir ağacın yaprakları gibi sadece yer değiştirip gidiyorsa, hayat huzurdan ve anlamdan ne kadar yoksundur!” Homeros

İnsanın hayat ve varoluş arasındaki uyumsuzluk problemleri günümüzde sinema ve edebiyatta da sık sık kullanılmaktadır. Yönetmen ve yazarlar bu doğrultuda dönemin ruhunu uygun olarak 20. yüzyıl modernizmle oluşan absürt felsefeyi de, sinema ve edebiyat alanında sokmuşlardır. 20. yüzyılda şekillenen ve adlandırılan bu durum, kökleri ve alanın boyutlarını ise muğlaktır.

Geçmişte edebiyat ve sinemanın anlatı yapısını kuran temel taş ise tragedyalardır. Aristoteles, tragedyanın sadece bir mitos olmadığını, onun aynı zamanda uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlediğini ve insanlara bir katharsis yaşattığını bahseder. Geçmişte tragedyalar üç perdelik anlatı yapısı üzerinden ilerler ve bu tragedyalar için olmazsa olmaz durumdaydı. Bu durum edebiyat, sinema gibi birçok anlatı geleneğinin bütününü kapsar. İlk perdede teşvik edici bir olay ve karakterlerin kurulması, ikinci yüzleşme ve karşılaşma ve üçüncü perde ise doruk ve çözümlemedir. İnsanlık bu yolu kullanarak kolektif bilinçaltı sayesinde, insanlığın bütünü ile ortak ruh derinliklerine ulaşmayı sağlar.

Tragedyalar yüzyıllar boyunca, insan olmanın getirdiği handikapların, gerçek yaşamın ve gerçek insanın bir taklidi olarak karşımıza çıktığı yerlerdi. Bu yukarda bahsettiğimiz gibi insanlığın tıkanma yaşadığı anlarda karşımıza çıkmıştır. Tragedyalar yaşamın acısını unutturmak üzere hem sanatçıya hem de onu alımlayan seyirci üzerinde rahatlama yaşatıyordu.

Tragedyalardan 19. yüzyıl sonlarına doğru benzer şekilde devam eden anlatı yapısı bambaşka bir alana kaydı. Edebiyatta ve sinemada yabancılaşma kavramı sık sık kullanıldığı görüldü. Sanatçı varoluşun açmazlarını ve insanlığın sona giden hikayesini absürt üzerinden ele aldı. Bu yolla tragedyalardan beri kullanılan üç perdelik anlatı yapısını farklılaştırıp, sanatçısının sınırlarını sadece kendi belirleyebildiği bir evren yarattı. Varoluşçuluk ekolünün önemli isimlerinden Kierkegaard, hiçlik/yokluk bilincinin tamamlanması sonucu yabancılaşmanın yaşantıya dönüşeceğine değinir. Pek çok önemli yönetmen ve yazar da bu yolla başvurup postmodern estetik kurallarını kullanarak bu yönde yapıtlar üretti. Sanatçılar, postmodernizmin vazgeçilmez parçası olan yabancılaşmayı kullanıp, yabancılaşmayı da en iyi absürt ve distopik bir evren üzerinden kurmuşlardır.

Bu dönem yaşadığımız hataya paralel olarak, anlamdırmanın zor olduğu birçok sanat yapıtını çıkarmıştır. Postmodernizde mimari de kullanılan çifte kodlama, yani bir sanat yapıtının birden çok anlama denk gelecek şekilde kurulması durumu sinemada da fazlaca kullanılmıştır. Bu anlatımlarda metaforlar ve simgeler ağır basar, seyirci asla pasif değildir o bilgiyi işleyecek olan kişi olarak üzerine çokça görev düşer. Eco da, kendi romanlarını çifte kodlama yöntemiyle yazdığını söyler.

Bu 1940’dlardan sonra hakim olan anlatı şeklinde, Postmodernizm, modernizmin her şeyi büyük anlatılarla açıklayabileceğini fikrini reddeder. ‘’Öznenin evimi’’ olarak da adlandırılan bu dönemde klasik mekân anlayışından uzaklaşılır, kurulan bu mekânlarda düzenin ne kadar sonsuz ve muhteşem olduğunu değil, insanın sınırlandırılmışlığını göstermek üzerine kurgulanır. İmge ve gerçek arasındaki sınırların ortadan kaybolduğu bu anlayışta, Postmodern sanatçı bir filozof edasıyla çalışır.

Bu anlatım dünyada yerleşik olan ‘’anlam’’a bir meydan okuma içerisinde kendisini bulur. Aslıda insanlık ilk yaratılışından beri her şeyin doğrusunun var olduğunu ve akıl, bilim yoluyla bulunabileceğini ve tarif edilebileceğini iddia ederken, bu yeni anlatım şekli doğrunun izafi olacağını ima eder.

Kullanılan anlatım teknikleri de bu düşünce ışığında ilerler. Bildiğimiz insan ve evren yoktur artık. Her şeyin üzerinde oynanabilir ve yaşamın kendi içerisinde yer alan bütün o anlamdan yoksun olma ve dibi görme hali sinema ve edebiyatta kendine yer bulabilir.

Sonuç olarak insanlığın ortak bilincine seslenen sanat eserindeki  zaman ve durumun ifade biçiminde birçok değişiklik yapılsa da anlatılan hep senin hikayendir. İnsanlık sanatta kurulan bu distopik ve absürd olan taraftan hiç o kadar da uzak bir yerde değil, hatta tam da burnunun ucunda durmakta. Hepimiz de bu karmaşık bütün içerisinde büyük çapta bir anormallikten başka bir şey değiliz.

 

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: 74WA4