Anamorfoz
60'ların sanata mirası
  25 Haziran 2018 Pazartesi , 17:48
60'ların sanata mirası
Avrupa’da başlayan gençlik hareketi, kısa sürede dünyayı kasıp kavuran bir şekle bürünmüştür. Vietnam Savaşının getirdiği isyan duygusu ve iki dünya savaşı görmüş yorgun dünyanın çocukları, yanlış giden düzeni değiştirebileceği inancı ile işe koyulmuş ve özgürlükçü ve anti-militarist düşüncedeki gençlik yapıları, ciddi bir çoğunlukta sokaklara dökülmüştü.

1968’de Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’nde öğrencilerin üniversiteye alınmamasıyla baş gösteren ayaklanma, bütün dünyada hızla yayıldı. Üniversite gençliğinin öncülük ettiği bu ayaklanma siyasal bir içerikten çok, sosyal bir hareket olarak şiddetsiz ve özgürlükçü bir toplum olma talebini sokaklara taşımıştır.

Türkiye, bu süreci yakından hisseden ve yaşayan bir ülke olarak, süreci zorlu geçirmiş ve bu hareketin çocukları siyasetin kirli ellerinde kurban edilmiştir. Çürümüş de olsa düzenin devam etmesini savunan statükocular, bu hareketi kargaşa olarak nitelendirse de sanat ve siyaset gibi toplumun temel yapıları bu hareketten iyi yönde beslenmişlerdir.

68 ruhu, yaşama dair umutları tekrar tazeledi ve sadece bunun için bile hala değerli bir tarafta konumlandırılmalıdır. 60’ların toplumsal hareketi entelektüel ve sanatsal faaliyetler bağlamına yerleştirmeye çalıştığımız bu yazıda bu hareketin, ticari boyutunu görmemeye çalışacağız.

Bu dönemde pek çok modernist sanatçı, işlerine orijinallik katmak için çok çalışmaya başlamış bu da ortaya pek çok avangart sanat akımların çıkmasını sağlamıştır. 60’ların sanat anlayışı daha çok doğa – insan ilişkisi çerçevesinde gelişmiş. Çünkü doğa kuralsızlığı, çeşitliliği ve tüm gerçekliği ile güzeldir ve insanda bunun bir parçası olarak ona dönük olmalıdır. O güne değin gelinen noktada, her şeyin uyum içinde ilerlediği kaotik düzeni insan yerle bir etmiş ve yaşamı kendi aleyhine bir alana doğru yöneltmiştir. Alman sanatçı ve sanat kuramcısı J. Beuys, “dünyanın durumu insanlığın suçudur ve bütün bunlara ben de dâhilim. Fakat bilinçteki tembelliğin üstesinden gelmeye çalışıyorum” sözü ile modern toplumun çaresizliğini ifade etmiştir. Beuys, bombalar yağdıran bir Nazi savaş pilotuyken birden başkalaşır ve avangard bir sanatçıya dönüşen, dönemin en dikkat çeken ismi olur. Beuys 1974'te New York'taki Amerika'yı Seviyorum, Amerika da Beni performansını ile elinde çoban değneğine benzer bir bastonla, keçelere sarınmış olarak kapatıldığı bir odada, vahşi bir kurtla üç gün geçirir. Beuys’un bu hareketi Amerika politikasına, geçmişte yaptıklarına ve sanattaki Amerikan hegemonyasına dair bir karşı duruş oluşturmuştur.

60’lı yıllardaki toplu başkaldırıların kaynağı olan çağdaş yaşamda giderek artan çılgınlıklar, her tür malzemenin kullanıldığı ve herkesin sanat yapabilir olma durumu sanatı geleneksel kalıplarının dışına çıkarmış ve 60’lı yılların entelektüel ve ahlaki durumu asıl değerli olanı bulmaya yönelik arayış içinde bir sorgulamanın içine girmiştir.

Sanatın, bir tür farkındalık çağrısına dönüştüğü bu yıllar, dönemin sanatçılarına doğa ve insan uyumunu sağlayacak yeni yollar aramaya başlatmıştır. Tüm bu anlayış sonrası yeryüzü sınırsız malzemeye sahip ve uçsuz bucaksız bir sergi mekânı oldu ve sanat galerilerden sokağa taşınmıştır. Bu anlamda da sanatı değerli kılan nitelik ise ona dair üretilen fikir olmuştur. Örneğin; 60’ların sonlarında Batı Almanya doğumlu sanatçı Hans Haacke ise dikkatini biyolojik sistemler ve doğa üzerine odaklamıştır. İnsan-çevre ilişkilerine ve sorunlarına her zaman iğneleyici bir siyasi dille yanıt arayan Haacke, politika, ekonomik sistemler, çevrebilim, endüstri ve diğer günlük hayat deneyim ve aktivitelerini barındıran, yaşam merkezli problemlere işaret edecek bir sanat inşa etmek üzerine kurmuştur. Haacke, çoğu eserin, estetik alana pek hitap etmese de dünyanın nasıl işlediğini göstermede son derece etkili olmuştur.

1960’lı yıllarda kavramsal sanat adı altında ortaya çıkan sanat pratiklerinin özünde de yukarıda sözü edilen savaşın ve çirkinliğin yarattığı düşünceye karşı gelişen bir karşı duruş olmuştur. Toplumsal kırılmaların yaşandığı bu dönemde, sanat yaşam pratiğine dâhil edilmiş ve tüm siyasi kurumların değerlerinin silinmesi gibi, sanatı kendi tekelinde bulunduran galerilerinde etkisi silinmeye başlanmıştır. Sanatın metalaşmasına karşı gelişen yeni sanat anlayışında; performans, enstalasyon (yerleştirme) gibi fiziki kalıcılığı mümkün olmayan sanat hareketleri ön plana çıkmıştır.

Geleneksel iktidarla birlikte, gelinen noktanın başarısızlığı ile bugünü oluşturan geçmiş miras reddedilmiş ve ortaya sanatta sınır tanımayan bir özgürlük alanı ortaya çıkmıştır. Bütün insanlık mirasının sorgulandığı bu dönemde, sanatın işlevi ve sanatın doğası da bu sorgudan payını almıştır. Bu dönemde gelişen yeni hareketle birlikte, dönemin ruhu, sanatçıya her şeyi deneyebilmek ve her şeyle oynayabilmek özgürlüğü vermiştir.

Alışılmadık bir düşünce sunan her sanat eseri aslında huzur bozucu ve yıkıcıdır. 60’lar da bu temel fikir ışığında, tüm dünyanın silkelenip yeni bir anlayışla yola devam etmesini amaç edinmiştir. Bu yıllar ayrıca, insanoğlu olarak bu dünyada yalnız olmadığını, doğadaki yaşamın -tüm canlıları kapsayacak şekilde- bir bütün olduğunu bilgisini tekrar gün yüzüne çıkarmıştır.

Daha sonraki yıllarda ne yazık ki güncel sanatın pek çok pratiği tamamen yaşamdan ve toplumdan koparak, sermayeye eklemlendi. Küreselleşmenin sanattaki yüzü olan bienaller ve bu bienalleri destekleyen küresel sermaye sanatı araçsallaştırdı. Tüm bunlara rağmen 60’lı yıllar birçok açıdan insanlığın tarihsel seyrinde önemli etkiler bırakmıştır. Sanatın yaygınlaşarak demokratikleşmesini amaç edinen bu adımlar, bireyselliğin gelenekten üstün olduğu fikri, yeni sorgulayış biçimleri, her ne kadar pratikte sermayenin yeni kazanım kanallarına dâhil olsa da, insanlık için altın değerinde itki olarak var olmuştur.

Ekim Fatoş Yılmaz

Yorumlar
Kod: URJXR